Ölümünden onca yıl geçmesine rağmen hâlâ hem büyük bir saygıyla hem de eleştirilerle anılan bir figürdür Ali Şerîatî. Tam anlamıyla değerlendirilip anlaşılabildiğini söylemek zor. Bunda İslam temelli değerlendirmelerinde sıkça sosyolojik kodlara vurgu yapması, Şia’ya “devrimci” bir yorum getirmesi, emperyalizm karşıtı tutum alması ve nihayet dinin toplumsal rolüne ilişkin “yaklaşım” çeşitliliğinin etkisinin olduğu bir gerçek.

Moderniteye yönelik eleştirilerinde yakın ilişkiler kurduğu başta Jean-Paul Sartre olmak üzere Louis Massignon, Frantz Fanon, Jacques Berque gibi düşünürlerin yöntemlerine başvurması son derece ironiktir. Bu isimlerin tamamının görüşleriyle tam uyum hâlinde değildi elbette. Yıllarca mektuplaştığı Fanon’un sömürgecilik karşıtı yazılarından derinden etkilenmiştir ama Fanon dinin terk edilmesini savunurken, Şerîatî kültürel kimliğin, yani İslam’ın, devrim için zorunlu olduğuna inanmıştır. Bu düşünürlerin etkisinde kalarak ait olduğu toplumun dinî tarihine yaklaşması, eleştirdiği modernitenin yöntemlerini kullanmaktan çekinmediğini gösterir. Bu bile başlı başına radikal bir yaklaşımdır.
İslamcı bir düşünür olarak en dikkat çekici özelliği, Şiilik ile Sünnilik arasındaki çatışmanın “akıl dışı” olduğunu söyleme cesaretini göstermesidir bence. Laikliğin Batı eleştirilmeden kabul edilmesine itiraz ettiği gibi geleneksel dinî yapıya da karşıtlığı onu benzerlerinden ayırır.
Bana göre en çarpıcı kitaplarından birisi Dine Karşı Din’dir. Bu kitabında Tevhid-adalet odaklı, elbette peygamberi olarak nitelendirdiği “gerçek din” ile şirk koşucu, statüko destekçisi sahte din arasındaki farkı esaslı biçimde ortaya koyar. Sorbonne Üniversitesi’nde okurken buluştuğu, üzerine iyi okumalar yapsa da yetersiz kaldığını düşündüğüm Marksizm üzerinden Batı düşüncesi eleştirisi ile batıya karşı alternatif olarak İslam’ı anlattığı Marksizm ve Diğer Bat Düşünceleri: İslamî Bir Eleştiri kitabı bana göre ilgi alanının genişliğini gösteren yegâne kitabıdır.
Marksizmden etkilendiğine kuşku yok. Sınıfsız toplum, altyapı, üstyapı, emperyalizm gibi kavramları Şerîatî de kullanır. Sınıf mücadelesini ezilenler (mustaz‘afîn) ile ezenler arasındaki sürekli mücadele olarak değerlendirir. Şerîatî’nin Marksist sınıf analizini Şiilikle harmanladığı biliniyor. Buradan yola çıkarak Tevhid’i toplumsal birlik, sınıfsal eşitlik olarak yeniden yorumlar. Marksizmi kapitalizmle aynı ontolojik zemini (yani materyalizmi) paylaşıyor sanması bana göre en büyük yanılgısıdır.
Bana en ilginç gelen tarafı gençliğinde “Tanrı’ya Tapan Sosyalistler” adlı hareketle ilişki kurmasıdır. İslam’ın ortaya çıkmasından önce doğan, peygamberin sahabelerinden, “Şiiliğin dört direğinden biri” olarak da tanımlanan Ebu Zer el-Gıfârî’yi “tarihte Tanrı’ya tapan ilk sosyalist” olarak sunar hatta. Marksizmin sınıf mücadelesini İslamî tarihe yerleştirme çabasıdır bu.
İslamcı düşüncenin sınırları belirlenmiş dar alanında sadece “günah” çerçevresinde değerlendirilen “insan”ı ele alması, özgürlük ile toplumsal sorumluluk temalarına sürekli vurgu yapması bugün İslam dünyasında (Abdülkerim Suruş dışında) ele alınan konular değildir. Bu kavramları/olguları değerlendirme konusunda da cesur bir tutumdur aldığı.
Şerîatî’nin düşüncelerinde Batılı bir disiplin olan sosyolojinin belirleyici bir etkisi vardır. Düşüncelerinin bilinmesinde giriş sayılabilecek İslam Sosyolojisi Üzerine adlı kitabında İslam’ın sosyolojik yorumunu yapmakla kalmaz; toplumsal değişim üzerine görüşlerini de bu disiplin yardımıyla İslamî açıdan ele alır. İslam dünyasında sık rastlanan bir yaklaşım değildir bu.
İslam’ın ritüelleri konusunda da kafa yormaktan çekinmediğini de Hac adlı kitabında görmek mümkün. Hac ritüelini hem sembolik hem de “devrimci” tarzda ele alır bu kitabında.
Bir İslamcı düşünürün “ütopyacı” olarak değerlendirilmesine pek alışık değiliz ama kimi görüşlerinde arzuladığı İslam’ın “ütopik” olduğunu düşündürtecek vurgular yapmıştır Şerîatî. Hayatının anlatıldığı bir kitabın başlığının Bir Müslüman Ütopist olması rastlantı değil kuşkusuz. Okuma şansını bulduğum kitaplarından biri olan Fatıma Fatıma’dır adlı kitabında kadına yaklaşımı ütopik gelir bana. Şia’yı bile kızıl –siyah olarak adlandırması da bu kanımı güçlendirmiştir.
Siyah Şiilik (Safevî Şiiliğini kasteder), Şerîatî’ye göre “sapmıştır, kurumsallaşmıştır, pasiftir”. Safevîler döneminde egemen hale gelmiştir, monarşinin ulema ile işbirliğiyle şekillenmiştir. Siyah Şiilik “yas ve matem dini”dir: Kerbela’yı yalnızca yas tutarak yaşatır. Şerîatî’yi karşıtlarının gözünde “radikal İslamcı” yapan görüşlerinden bazıları bunlardır.

Bu tür Şiiliğin karşısına ise “devrimci” bir anlam yüklediği Kızıl Şiiliği koyar. Kızıl Şiilik, “şehadet dini”dir; kurumsallaşmış din adamı sınıfından, iktidarla uzlaşmadan uzaktır Şerîatî’ye göre. Bunun tarihte varolduğunu savunup günümüzde de olması gerektiğini vurgular. Kızıl Şiilik’e yüklediği anlamı, “Kızıl Şiilik (Şehitlik Dini) ile Siyah Şiilik (Yas Dini) Arasında” başlıklı denemesinden şu küçük alıntı verebilir:
“İslam’ın tarihi tuhaf bir yol izler; bu yolda Arap, Fars, Türk, Tatar ve Moğol hanedanlarından gelen haydutlar ve serseriler, Peygamber’in ailesini ve İslam’ın hak sahibi imamlarını dışlayarak Müslüman topluluğun liderliği ve İslam Peygamberi’nin halifeliği haklarından yararlanmışlardır. Şiilik ise bir ‘Hayır’ ile başlar; tarihin seçtiği yola karşı çıkan ve tarihe başkaldıran bir ‘Hayır’. Kur’an, krallar ve imparatorlar adına cehaletin yolunu izleyen ve gelenek adına Kur’an ve Sünnet evinde yetiştirilenleri feda eden bir tarihe başkaldırır.
İşte bu, Alevi Şiiliğinin son devrimci dalgası, Kızıl Şiilik’tir; yedi yüz yıl boyunca devrim ruhunun, özgürlük ve adalet arayışının meşalesi olarak varlığını sürdürmüş, her zaman halkın yanında yer almış ve baskı, cehalet ve yoksulluğa karşı amansızca mücadele etmiştir.”
Şah rejiminin baskılarına dayanamayarak gittiği İngiltere’de 1977 yılında ölen bu ilginç İslamcı düşünür hâlâ hakkıyla değerlendirilmiş değildir.