Tevfik Fikret

Türk tarihine adını altın harflerle yazdıran Tevfik Fikret, 1867 yılının son günlerinde İstanbul’un Aksaray semtinde Mehmed Tevfik ismiyle doğdu. Babası, aslen Çankırılı olan baskı döneminde uzaklaştırıldığı Gaziantep’te vefat eden mutasarrıf Hüseyin Efendi, annesi Sakız adalı Hatice Refia Hanım’dı. Annesinin Rum kökenleri hac yolunda ölmesine karşın, hem oğlunun sonradan papaz oluşuyla hem de kendisinin yaşamının ikinci yarısında dini reddedişiyle birleştirilip gericilerce Fikret’in namını lekelemek maksadıyla kullanılmıştır. Sanki bir asır yaşamışçasına fikir ve sanat hayatımıza nüfuz eden Fikret, 19 Ağustos 1915’te, henüz kırk sekiz yaşındayken bu dünyadaki yolculuğunu tamamlamıştır.

Galatasaray Sultanîsi’nde öğrenciyken şiire karşı merak duydu. On dört yaşında şöhretli bir şair oldu. Düzenli ve çalışkan kişiliği sayesinde okulu birincilikle bitirdi. Bitirir bitirmez Hariciye Nezareti İstişare Odası’nda memurluğa başladı. Memurluğu yaradılışına uygun görmedi; vazifesi süresince gördükleriniyse görmek istemedi ve istifa etti. O dönemde alamadığı paralar daha sonra kendisine toplu biçimde getirildiğinde ise paraları geri çevirdi.

Dayısı, Trabzon Valisi Mustafa Bey’in kızı Nâzime Hanım’la evlendi. Çok ahlâklı bir hilkate sahip olduğundan eşiyle evlendikten sonra aşk şiiri yazmayı ziyadesiyle azalttı. Âşık olsa dahi bunu ev yaşantısında hissettirmedi. Tek evliliğinden tek evladı Hâluk dünyaya geldi.[1] O tarihlerde birincilikle bitirdiği okula sınavı kazanarak öğretmen olarak girdi. Okul idaresinden hoşnut kalmadı, istifa etti. Sonraları Robert Koleji’nden gelen edebiyat öğretmenliği teklifini değerlendirdi. Bu kolejde hocalık etmesi bile gericilerin abuk sabuk ithamlarına sebebiyet verdi.

İlk şiirlerini Mehmed Tevfik adıyla imzaladı. 1895 sonlarında Recaizâde Mahmud Ekrem tarafından Servet-i Fünun dergisinin başyazarlığına davet edildi. Burada imzalarını “Tevfik Fikret” müstearıyla imzaladı ve artık adı Tevfik Fikret olarak kaldı. Servet-i Fünun dergisinde Hüseyin Cahid Yalçın’ın çevirdiği Fransız İhtilali’ni konu edinen “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı yazı derginin kapatılmasına neden oldu.

Bir yandan da edebiyat kariyerine devam eden Fikret, Türk şiirinde bazı Batılı formları tecrübe etti. Aruz veznini konuşma diline yaklaştırmanın yollarını denedi, klâsik kafiye anlayışını yerle bir ederek o güne dek hiç kullanılmayan kafiyelerle şiirler vücuda getirdi. Komple bir sanatçıydı Fikret; şiiriyle, edebiyatıyla, resmiyle, mimarlığıyla, estetliğiyle… Ömrünün son on yılın geçirdiği Aşiyan diye anılan evinin planlarını bizzat çizdi. Sürgünde ölen Namık Kemal’in kabrinin tasarımını da o yaptı[2]. Yaşadığı devrin eli kalem, fikri kelam tutanlarını o denli etkiledi ki Halife Abdülmecid, onun Sis şiirinden ilhamla belki de sanat hayatının en tanınmış resmini çizdi.

Fikret’i Fikret yapan dilden dile gezen şahsî şiirlerinden çok devrinin nabzını tutan sosyal ve toplumsal şiirleri olmuştur. Abdülhamid’in baskıcı idare devrinde yazdığı Sis, Bir Lahza-i Teehhür; İttihat ve Terakki yönetimi süresinde yazdığı Han-ı Yağma, Millet Şarkısı gibi şiirleri çok okundu, çok yayıldı. Eski devrin tanınmış şairlerine vefa göstermekten de çekinmedi. Hele Nef’i için yazdığı şiirin şu beyti ne kadar acı ne kadar gerçekti:

“Öyle bir nehr-i muazzam gibi cûş etmişsin

Fakat, eyvâh çorak yerde akıp gitmişsin”.

Ya millete sürünmemeyi nasihat eden şu mısraları?

“İnsanlığı pâ-mal eden alçaklığı yık, ez;

Billah yaşamak yerde sürüklenmeye değmez.”

Öyle ahlaklı, öyle erdemli ve inandığı doğru için mücadeleye öyle kararlıdır ki “Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin!” demekten çekinmemişti.

Binbir ümitle gelen İttihad ve Terakki’ye kırgındı. Yaşanan yolsuzluklara şöyle kızmıştı:

“Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin!

Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!”

Kötü yönetim dolayısıyla ⅠⅠ. Abdülhamid’e rahmet okutmalarından korkmuştu. Hatta Kızıl Sultan’ın kapatıldığı yerin penceresinden memleketin ahvaline gülme ihtimali üzerine şu mısraları söylemişti:

“Hatta semâ yüzüstü kapansın ve ağlasın…

Yalnız, aman, o revzen-i meş’um açılmasın

Yalnız o gülmesin!”…

Fikret, dinleri, ırkları, sınırları reddederek beynelmilel bir insanlığın varlığını savunma noktasına vardığında geride bıraktığı irticacılar arkasından türlü iftiralarla bağırdılar: “Dönmeydi, oğlu papaz olmuştu, genişti, alçaktı!”.. Millî Şair’imiz Mehmet Âkif’le kalem tartışmalarına girişi de bundandı. Sağcı edebiyat tarihçisi Nihad Sami Banarlı’nın formen çok beğendiği şiirini fikirleri nedeniyle iç ahenginde kusurlu buluşu da… O ise fikrini müdafaadan yılmadı, “Şeytan da biziz, cin de; ne şeytan ne melek var / Dünyâ dönecek cennete insanla, inandım!”…

Solcular da Fikret’e zaman zaman ağır sataşmalarda bulunmuştu. Türkiye Komünist Partisi’nin önde gelenlerinden Zeki Baştımar onu toplumsal değil şahsî olmakla suçlamıştı. Solun, hatta topyekûn Türkiye’nin en büyük şairi Nâzım Hikmet’se, Fikret’e “cezrî bir küçük burjuva münevveri” demişti. Bu ithamında onun ferdiyetçi düşünüşünün eleştirisini yapmıştı. Ha, Fikret kendi rahatsızlığını toplum rahatsızlığıyla buluşturan bir halk hareketi yaratmamıştı belki ama o halk hareketini sağlayacak yola taş taşımadığını iddia etmek de yanlıştı. Kaldı ki Fikret ferdiyetçiliğin sınırlarını zorlayıp ömrünün son demlerinde bütün umudun gençlerde ve çocuklarda olduğunu görüp şiirlerinde gençlere ve çocuklara seslenmeyi daha çok tercih etmişti.

Hâsılı modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü en çok etkileyen fikir insanlarından olan Fikret; ne sağa ne de sola yaranamamış, yalnızca tarihe dayanmış ve onu ilerici fikirleriyle geleceğe taşıyacağını bilerek taviz vermeden yaşamıştı.

Kendisini anlattığı şu dizeleriyle analım üstadı:

Bana kimsin diye sordun meleğim,

Pek güzel, dinle de izah edeyim.

Nâm-ı nâçîzime “Fikret” derler;

Şi’re de nispetimi söylerler.

Kaldığım varsa da gâh ekmeksiz,

Kalmadım şimdiye dek mesleksiz.

Nur bekler gibi nısf-ı şebde,

Bekledim oniki yıl mektepte.

Sonra çıktım ne için bilmeyerek;

Bu da bir cilve-i baht olsa gerek…

Bâbıâli’ye müdâvimlendim,

Ehl-i nâmus denerek mimlendim.

Şimdi bir hayli eser sâhibiyim,

“Ahmed İhsan”da musahhih gibiyim.


[1] Hâşim Nezihî Okay’ın iddiasına göre Hâluk, Mehmet Rauf’un oğludur. Bu iddiayı Enderun Kitapevi’nde bir sohbet sırasında ortaya atmıştır. İsmail Erünsal ve Necdet İşli olayın şahitleridir.

[2] Çok ilginçtir ki kabrin yaptırılma parasını ⅠⅠ. Abdülhamid ödemiştir (Haluk Oral’dan nakille).

Erdem Beliğ Zaman

Erdem Beliğ Zaman

Tek mesleği yazarlıktır. Senaryocu, mizahçı ve ödüllü piyes yazarıdır. Keşke Beni de Taşlasa (2024) adlı bir hiciv kitabı vardır.

Portreye Yönelim kategorisinden son haberler

Muammer Kaddafi

Muammer Kaddafi, 1942’de Libya‘nın Sirte kenti yakınlarında, yoksul bir Bedevî ailesinin çadırında dünyaya geldi. İlköğrenimini dinî eğitim veren bir okulda tamamladı. Ortaokul yıllarında bütün

Thomas Sankara

Fransa sömürge güçleri adına çalışan bir jandarmanın oğlu olan Thomas Sankara, 1949’da ülkenin en büyük etnik grubu Mossilerin yoğunluklu yaşadığı Yako’da dünyaya gelir. Doğduğu

Behice Boran

Bu benim hayatım, kendi hayatım, önümde,Şekilsiz, yoğrulabilir, engin.Kendi ellerimle yoğuracağım. Behice S. Boran Kadınlardan çok şeye yetebilmeleri bekleniyor. Pek çok rol karmaşası içerisinde tam

Mao Zedong

İsyancı Mao Zedung 1893’te Çin’in güneyindeki Hunan eyaletinde doğdu. Zengin bir köylü ailesinin çocuğuydu. Babasının yoksulları sömürmesine, kaba saba davranışlarına ve onu zorla evlendirmek

Cemal Abdünnâsır

Cemal Abdünnâsır… Mısır ve Arap âleminin efsanevî lideri… Mısır’da monarşiyi yıktı ve cumhuriyetin temellerini attı. Süveyş Kanalı’nı millileştirerek İngiliz emperyalizmine Batı Asya’da kuvvetli bir
GitEn Üst