Veri Olmak ya da Özne Kalmak

Teknoloji denildiğinde zihnimizde çoğunlukla ilerleme fikri belirir. Daha hızlı çalışan makineler, daha az zamanda daha çok üretim, daha kesin hesaplamalar, daha akıllı sistemler…

Teknolojik yenilik, modern toplumun kendi kendisini anlatma biçimlerinden biridir. Her yeni teknik, biraz daha iyi bir geleceğin habercisi olarak sunulur. Böylece teknoloji, toplumsal dünyadan ayrı, kendi mantığıyla ilerleyen ve nihayetinde insanlığın yaşamını kolaylaştıran nötr bir araçmış gibi düşünülür.

Oysa bir teknolojinin ortaya çıkışını yalnızca mühendislik bilgisinin ilerlemesiyle açıklamak, onun içinde doğduğu toplumsal düzeni görünmez kılar. Her teknik düzenek, belli bir toplum biçiminin ihtiyaçları, değerleri ve iktidar ilişkileri içerisinde şekillenir. Bu nedenle teknoloji tarihi, aynı zamanda insanın insan üzerindeki denetiminin aldığı biçimlerin tarihidir.

Sanayi Devrimi’nden bugünün dijital platformlarına bakıldığında ilk bakışta muazzam bir değişim görürüz. Buhar makinesi vardır bir tarafta; diğer tarafta algoritma. Önce fabrika vardır; şimdi platform vardır. Ustabaşı vardır; bugün onun yerini algoritmik yönetim sistemleri almıştır. Bir zamanlar işçinin hareketlerini gözleyen insan gözü, bugün aynı hareketleri veri olarak kaydeden dijital bir sisteme dönüşmüştür. Burada tuhaf bir süreklilik ortaya çıkar; araç değişmiş, denetimin mantığı bütünüyle değişmemiştir. Hatta denetim, görünür bir otoritenin karşısında gerçekleşmekten çıkıp giderek gündelik hayatın dokusuna yerleşmiştir.

Eskiden insan çalışırken izlendiğini bilirdi, bugün ise çoğu zaman izlendiğini düşünmesine bile gerek kalmaz. Sistem zaten onun yerine hatırlar, karşılaştırır, sınıflandırır ve karar verir. Belki de çağımızın ayırt edici niteliği tam olarak iktidarın görünmezleşmesinde yatmaktadır.

Jeremy Bentham’ın Panoptikon tasarımı bu açıdan yalnızca bir hapishane mimarisi değildir. Michel Foucault’nun daha sonra gösterdiği üzere, modern iktidarın temel özelliklerinden birini kavramamızı sağlayan bir metafordur. Panoptik düzende mahkûmun sürekli gözetlenip gözetlenmediğini bilmesine gerek yoktur. Önemli olan, her an gözetlenebileceğini bilmesidir. Böylece dışarıdan uygulanan disiplin, zamanla kişinin kendi kendisini disipline etmesine dönüşür.

Dijital toplum bu mantığı ortadan kaldırmamış, onu gündelik hayatın içine yaymıştır. Artık gözetim için bir kuleye, hapishaneye ya da fabrikanın duvarlarına ihtiyaç yoktur. Cep telefonumuz, konumumuz, uygulamalarımız, kredi kartımız, arama geçmişimiz ve dijital platformlardaki davranışlarımız, hayatımızın sürekli kayıt altında tutulmasını mümkün kılar.

Burada önemli bir dönüşüm yaşanır. Dijital gözetim yalnızca ne yaptığımızı kaydetmez, ne yapabileceğimizi de tahmin etmeye çalışır. Bir sonraki siparişimizi, alışverişimizi, çalışma hızımızı, hatta hangi davranışın bizi daha uzun süre platformda tutacağını öngörmeye çalışan sistemlerle karşı karşıyayız. Gözetim böylece geçmişi kaydeden bir mekanizma olmaktan çıkar; geleceği biçimlendiren bir yönetim tekniğine dönüşür. Panoptikonun kulesi artık görünür bir yerde değildir. Belki de kule artık verinin kendisidir.

Bu dönüşümü anlamak için iki yüzyıl geriye gitmek yeterli. 1811 yılında İngiltere’nin Nottingham bölgesinde ortaya çıkan Luddite hareketi, modern tarihin en fazla yanlış anlaşılmış emek hareketlerinden biridir. Ludditler uzun süre makinelere düşman, değişime direnen, teknolojik ilerlemenin önüne geçmeye çalışan irrasyonel insanlar olarak anlatıldı. Oysa mesele makine değildi. Mesele, makinenin hangi toplumsal düzen içerisinde kullanıldığıydı.

Ludditler, üretim teknolojisinin gelişmesine karşı çıkmıyordu. İtiraz ettikleri şey, yeni makineler aracılığıyla zanaatkârın üretim üzerindeki bilgisinin ve denetiminin elinden alınması, çalışma temposunun yeniden düzenlenmesi ve emeğin giderek yalnızca satın alınabilir bir maliyet unsuruna indirgenmesiydi. Dolayısıyla tezgâhları kırmak, sanıldığı gibi “teknolojiye karşı” kör bir öfkenin ifadesi değildi. Aynı zamanda şu sorunun siyasal bir biçimde sorulmasıydı:

Teknik ilerleme kimin hayatını iyileştiriyor?

Ve daha önemlisi:

İlerleme adına kim neyi kaybediyor?

Ludditlerin tarihî önemini burada aramak gerekir. Onlar teknoloji ile toplum arasındaki ilişkinin kendisini problem hâline getirmişlerdi. Çünkü bir teknolojinin yalnızca üretkenliği artırması, onun toplum için iyi olduğu anlamına gelmez. Bir makine daha fazla üretim sağlayabilir; fakat aynı anda bir insanın meslekî bilgisini değersizleştirebilir, çalışma üzerindeki özerkliğini ortadan kaldırabilir ve onu kendi emeğinin yabancısı hâline getirebilir.

İki yüzyıl sonra teknoloji yeniden değişti. Fakat soru hâlâ aynı yerde duruyor.

Bugün bir esnaf kuryeyi düşünelim. Sokakta motosikletiyle hareket eden bu çalışan, klasik fabrikanın işçisine kıyasla son derece özgür görünür. Fabrikanın duvarları yoktur. Başında duran bir ustabaşı yoktur. İstediği zaman çalışabileceği söylenir. Hatta ona “kendi işinin patronu” olduğu anlatılır; ama telefonunun ekranında başka bir dünya vardır. Nerede olduğu bilinir. Ne kadar sürede teslimat yaptığı ölçülür. Hangi rotayı kullandığı kaydedilir. Kaç siparişi kabul ettiği izlenir. Müşterilerin verdiği puanlar performansının bir parçası hâline gelir. Çalışma yoğunluğu, talebin zamansal dağılımına göre değişir. Kazancı, platformun görünmeyen hesaplama mekanizmaları tarafından belirlenir.

Burada ilginç olan, eski anlamıyla patronun ortadan kalkmış olmasıdır. Fakat patronun ortadan kalkması, iktidarın ortadan kalkması anlamına gelmez. Aksine iktidar daha soyut bir biçim kazanır. Kuryenin karşısında ona doğrudan emir veren bir insan bulunmayabilir; fakat onu belli davranışlara yönlendiren bir sistem vardır. Siparişi kabul ettiğinde ve reddettiğinde ortaya çıkabilecek sonuçları bilir. Daha hızlı teslimat yapmasının avantajını, yavaşlamasının bedelini deneyimleyerek öğrenir. Kimse ona bağırmaz. Kimse masasına vurmaz. Kimse “daha hızlı çalış” demez. Sistem, daha hızlı çalışmasını gerektirecek koşulları üretir. Tahakkümün yeni biçimlerinden biri, emretmeden yönetmektir.

Burada mesele yalnızca çalışma temposunun denetlenmesi değildir. Dijital platformların daha köklü dönüşümü, çalışanın davranışlarının giderek birer veri kaynağına dönüşmesinde ortaya çıkar. Bir teslimat yalnızca teslimat değildir artık. Aynı zamanda bir konum verisidir. Bir rota bilgisidir. Bir performans göstergesidir. Bir müşteri değerlendirmesidir. Bir davranış örüntüsüdür.

Çalışan yaptığı işi tamamladığında süreç bitmez. Asıl veri üretimi o sırada devam eder. Her teslimat, her rota, her gecikme, her tercih ve her performans göstergesi sistemin daha fazla öğrenmesini sağlar. Sistem öğrendikçe çalışanın davranışlarını daha iyi tahmin edebilir; talebi daha iyi öngörebilir, iş akışını daha hassas biçimde düzenleyebilir ve emeği giderek daha küçük parçalara ayırabilir. Gözetim böylece yalnızca çalışanı denetleyen bir mekanizma olmaktan çıkar; çalışanın davranışlarını ekonomik değere dönüştüren bir üretim ilişkisine eklemlenir.

Shoshana Zuboff’un gözetim kapitalizmi olarak kavramsallaştırdığı süreç tam da bu noktada önem kazanır. İnsan davranışı, yalnızca yaşanan bir deneyim olmaktan çıkarak işlenebilir ve ekonomik değere dönüştürülebilir bir kaynağa dönüşür. Böylece emek yalnızca fiziksel ya da zihinsel bir faaliyet olmaktan çıkar. Emek, aynı zamanda veri üretmeye başlar. Dijital kapitalizmin en rahatsız edici paradokslarından biri de burada ortaya çıkar. Emekçi yalnızca değer üretmiyor; bir gün kendi emeğinin yerine geçebilecek sistemin öğrenme malzemesini de üretiyor. İnsanın emeği, kendi ikamesinin bilgisini hazırlıyor.

İnsanın kendisi giderek ölçülebilir davranışlara, hesaplanabilir tercihlere ve işlenebilir veri kümelerine çevrildiğinde, ortaya yalnızca daha verimli bir üretim sistemi çıkmaz. İnsanın kendisini anlama biçimi de değişir. İnsan, önce yaptığı şeylere; sonra ölçülebilen davranışlarına; nihayetinde kendisi hakkında üretilen verilere indirgenmeye başlayabilir.

Mesele bir gün makinelerin bizim işlerimizi yapması değildir. Mesele, o güne kadar insanın kendisini makinenin ölçebildiği şeylerden ibaret sanmaya başlamasıdır.

Belki de dijital çağın en büyük siyasî mücadelesi bu nedenle teknolojiye erişim mücadelesinden önce, özne kalabilme mücadelesi olacaktır. Çünkü veri olmanın karşıtı yalnızca veri olmamak değildir. Veri olmanın karşıtı, kendisi hakkında son sözü hâlâ kendisinin söyleyebilen bir özne olmaktır. Ve bugün asıl sormamız gereken soru şudur: İnsan, kendi davranışlarını veriye, veriyi sermayeye, sermayeyi kendisini yöneten algoritmalara dönüştüren bu kapalı döngünün içinde ne kadar süre daha kendi hayatının öznesi olarak kalabilecek?

Ceren Tunay

Ceren Tunay

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde doktora çalışmalarına devam eden Ceren Tunay, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (Fransızca) bölümü mezunudur. Lisans öğrenimini birincilikle tamamlamış, yüksek lisans derecesini ise yine Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji bölümünden almıştır. Araştırmaları, Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (STS) perspektifinden, eleştirel teknoloji çalışmaları odağında yoğunlaşmaktadır.

Hayata Yönelim kategorisinden son haberler

Antipsikiyatri Haklı mıydı? II

II. Ne Başardı? Yerleşik ruh sağlığı anlayışına isyanın kalıcı ilk izleri mahkeme kararlarında görülmeye başlandı. Kenneth Donaldson, kimseye zararı olmadığı hâlde Florida‘da on beş

Artık Hizmet Etmemeye Karar Verin

Otuz İki Yıllık Bir Ömür Étienne de La Boétie, 1530’da Fransa’nın güneybatısındaki küçük Sarlat kasabasında, hukukçu ve kraliyet memurlarından oluşan bir ailede doğdu. Anne
GitEn Üst