Dünyayı yeni yeni keşfetmeye başladığım günlerdi… Shakespeare’in, Dostoyevski’nin, Gogol’ün, Turgenyev’in, Balzac’ın, Mark Twain’in açtığı pencerelerden seyrettiğim yerküreyi tanımak arzusuyla tutuşuyordum. İlk defa kendi gözlüklerimle, kendi açtığım bir delikten üzerinde yaşadığım yerde olan biteni izleyecektim…
Ruhumda sanat duyarlılığımın verdiği nahiflik bakışımı daima pembeleştiriyordu. Fazla hoşgörülüydüm. Olaylara müsamahakâr yaklaşıyordum. Bireysel özgürlükleri ayrıca önemsiyor, bunu yetkin sanat üretiminin olmazsa olmazı addediyordum.
Derkeeen Arap Baharı hâdisesi başgösterdi!
Bir dizi Ortadoğu ülkesinde sözde hak ve özgürlük arayan kitleler, koltuklarında yıllanan liderlerine karşı isyan bayraklarını açmışlardı. “Sözde” nitelendirişini kullanıyordum çünkü Ortadoğu’nun en despot ve gayridemokratik ülkesi Suudi Arabistan’da bu gösterilerin emaresi görünmemişti… Hâkeza Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar sanki birer rüya devletleriymişçesine bu şeytanî “bahar”dan uzak kalabilmişlerdi!
Bir hızla gösteriler yoğunlaştı. Kanser hücresi misali o ülkeden bu ülkeye yayıldı. Özellikle de Baas düşüncesinin kuvvetli olduğu ülkelere… Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Sudan, Cezayir, Suriye… Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de idareler değişti. Libya’daysa “bahar” olarak tasvir edilen mevsimin gerçek yüzü ortaya çıkmıştı!
Libya’ya özbenliğini kazandıran Muammer Kaddafi, bir grup gözüdönmüş tarafından linç edilerek öldürülmüştü!
Üstelik linç görüntüleri hiçbir sansür uygulanmaksızın basına servis edildi. Milyonlarca insan bu vahşeti seyrettik!
İşte o ân anlamıştım… Bize “bireysel özgürlük” etiketliyle sunulanın içeriği aslında bambaşkaydı.
“Özgürlük”, emperyalizmin özgürlüğüydü; “hak” kapitalizmin hakkıydı… Gerisi muktedirlerin nazarından fasa fisoydu…
Aradan on beş seneden fazla bir zaman geçti. Ne o yöneticileri değişen ülkelere refah ve mutluluk uğradı ne de kitleler uğruna sokakları arşınladıkları özgürlüğe kavuşabildiler… Aksine, o günün asileri eskisinden de fena, eskisinden de bölüntülü ülkelerinde inim inim inlemedeler…
Bizde bu durumu ifade eden manidar bir atasözü vardır: “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye…”…
“Bor’un pazarı” da “Arap Baharı” da geçti… Muammer Kaddafi ve onun vizyonuna sahip ideologların düşünceleriyse hâlâ yaşıyor.
Bir gün yeniden öne çıkacakları günü bekliyorlar, o kadar!