İsrail ve ABD’nin İran’ın kültürel mirasına saldırması, bir medeniyeti ortadan kaldırmakla eşdeğer

Bir tarihçi olarak, tarih boyunca anıtların çeşitli nedenlerle yıprandığını ve yok olduğunu biliyorum. Her zaman var olmuş bir gerçekten söz ediyoruz. Fakat İsrail ve ABD’nin kültürel alanları kasıtlı olarak tahrip ettiğini gördüğünüzde doğal olarak çok daha yoğun duygulara kapılıyorsunuz. Çünkü bu saldırılar başka bir halkın medeniyetini ve kültürel geleneğini yok etmekle eşdeğer. Hakikaten korkunç bir durum. Üstelik 130 kültürel alanın zarar görmesi küçümsenecek bir yıkım değil; son derece büyük bir tahribattan söz ediyoruz.

Elbette, sorumluların hukuk önünde hesap vereceğini düşünebilirsiniz. Ancak uluslararası hukuku devletlere, özellikle de süper güçlere, haydut devletlere ve bu hukuk kurallarının hiçbirini tanımayan ülkelere uygulamak son derece zordur. Buna karşılık bir yerin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmasının önemli avantajları vardır. İran’da bu statüye sahip 30 alan bulunuyor ve bunlardan bazıları da zarar gördü. UNESCO statüsü, söz konusu alanların restorasyonu, korunması ve tanıtımı için UNESCO’dan ve gerek hükûmetlere bağlı gerekse bağımsız çeşitli uluslararası kuruluşlardan sürekli mali destek almasını sağlıyor.

Bu nedenle yapmamız gereken, İran’ın tarihî mekanlarını tek tek UNESCO listesine dâhil etmeye çalışmaktır. Uyulması gereken çok sayıda kural ve yönetmelik bulunduğundan bu çok zahmetli bir süreçtir. Bununla birlikte 30 alan şimdiden listeye alınmış durumda; bunların önemli bir kısmı da son birkaç on yıl içinde tescil edildi. Bir alan UNESCO statüsü kazandığında uluslararası kamuoyunun çok daha fazla dikkatini çekiyor. Bu da savaş hâlindeki hükûmetlerin söz konusu alanlara zarar vermeden önce iki kez düşünmesini sağlayabilir.

Gülistan Sarayı’nı örnek alalım. Tahran’da bulunan ve “İran’ın Versay’ı” olarak anılan saray, İsrail ve ABD’nin önemli bir hedef saydığı bir noktaya yakın olması nedeniyle zarar gördü. Buna talî hasar olarak görülebilir; fakat adı ne olursa olsun ortaya çıkan tahribat değişmiyor. Üstelik bazı bölümlerdeki yıkım geri döndürülemez ve trajik boyuttadır.

UNESCO temsilcileriyle yaptığım görüşmelerden hasarın tespit edilmesi ve yapının yeniden inşa edilmesi için bir sürecin başlatıldığını öğrendim. Fakat 100-200 yıl önce yerleştirilmiş yüz binlerce ayna parçasını nasıl yeniden oluşturabilirsiniz? Kaçar döneminin sanatçılarının bu parçaları tam olarak nasıl yerleştirdiğini nasıl tespit edebilirsiniz? Bence Gülistan Sarayı’ndaki asıl trajedi budur. Saray, iktidarın merkeziydi ve bir bakıma İran’ın iktidar geleneğini temsil ediyordu. Tahtına ve yapısına zarar verilmesi elbette bir suçtur.

Baş editörlüğünü yürüttüğüm Encyclopaedia Iranica’nın temel amacı, İran dünyasının somut ve somut olmayan kültürü ile tarihine ilişkin bilgileri akademik yöntemlerle toplamak ve bunları mümkün olan en ayrıntılı biçimde sunmaktır. Encyclopaedia Iranica, üç cildi boyunca bir bakıma İran halkının belgelenmiş kimliği ve yazılı hafızası işlevini görmektedir.

Bu çalışmada siyasetin dışında kalmaya gayret ediyoruz. Ama yüzlerce anıtın tahrip edildiği ya da tamamen yok edildiği ve ne zaman sona ereceğini bilmediğimiz bir süreç içerisinde böyle bir olay yaşandığında, bunun üzerine düşünmemek mümkün değil. Gülistan Sarayı hakkında henüz bir maddemiz bulunmuyor. Bu nedenle sarayın ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş sırasında zarar gördüğünü kayda geçirmeyi, hasarın boyutlarını değerlendirmeyi ve gelecekteki okurların neler yaşandığını öğrenebilmesi için maddeye bu konuda bir paragraf eklemeyi düşünüyorum.

Şunu da eklemek isterim: Sâsânî döneminden Kaçar dönemine kadar uzanan bütün bu anıtlar, İran halkı açısından geçmişin, bugünün ve geleceğin hafıza mekânlarıdır.

Savaş, hangi biçimde ve hangi gerekçeyle yaşanırsa yaşansın bir trajedidir. Bunun yan etkilerinden biri de insanların, kültürel miraslarına ve bu mirasın korunmasına daha fazla odaklanmaları, bunların değerinin farkına daha fazla varmaları olabilir.

Ülkemizde o kadar çok tarihî eser bulunuyor ki kendi halkımız da zaman zaman bunların bozulmasında, tahrip edilmesinde ya da üzerlerinin yazılarla kaplanmasında kısmen pay sahibi olabiliyor. Fakat dışarıdan gelen bir gücün bombardımanı bambaşka bir meseledir ve bunlar birbiriyle kıyaslanamaz.

Dışarıdan saldırıya uğradığınızda, içinde bulunduğu durum ne olursa olsun ülkenize ve sahip olduğunuz değerlere ilişkin farkındalığınızın arttığını düşünüyorum. İnsanlar kültürel miraslarının daha fazla bilincine varıyor; ona karşı daha saygılı davranıyor ve korunması konusunda daha özenli hâle geliyorlar.

Zaten en önemli mesele de budur: Neye sahip olduğumuzu ve bu mirasın gelecek kuşaklar ile ülkemiz açısından ne kadar önemli olduğunu bilmek zorundayız.

Kültür Sanata Yönelim kategorisinden son haberler

Haydar Özay Röportajı I

“Daha büyük resimlere, daha büyük bir ruh haline ve ustalığa ulaşmaya çalışıyorum” Büyük tuvalleri, tarihsel ve toplumsal belleği odağına alan çalışmalarıyla tanınan ressam Haydar

Sis

Fikret'in ölümsüz şiirinin orijinal vezniyle (mef’ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün) günümüz Türkçesinde söylenişidir.
GitEn Üst

Don't Miss