Serinin ilk yazısını okumak için tıklayınız.
Arday hakkındaki iddiaları kamuoyuna taşıyan ve avı fiilen başlatan Nathan Cofnas, Arday henüz hayattayken kaydedilmiş bir röportajda kameraya gülümseyerek kariyer planlarını şakayla karışık bir şekilde şöyle anlatıyor:
“Hâlâ devrimin gelmesini bekliyorum… Devrimden sonra Harvard’da Öjeni ve Irk Bilimi Bölümü’nün başkanı olurum, belki.”
Kendisini bir ırk realisti olarak adlandıran Cofnas; Şubat 2024’te, Cambridge’te felsefe bursiyeri ve Emmanuel College’da araştırma görevlisiyken yayımladığı “A Guide for the Hereditarian Revolution” (Kalıtımcı Devrim İçin Bir Kılavuz) başlıklı blog yazısında “DEI şeytanına” (kapsayıcılık politikaları) karşı devrim çağrısı yapıyor; gerçek bir meritokraside Harvard’daki siyah profesör sayısının “%0’a yaklaşacağını”, siyahların spor ve eğlence dışındaki hemen tüm üst düzey konumlardan silineceğini ileri sürüyordu. Bunun üzerine Emmanuel College 2024 Baharında ilişiğini kesti ve Cambridge’teki pozisyonu geri alındı. Yani Arday’ın peşine düşen kişi, Arday’ı işe alan kurum tarafından kapı dışarı edilmişti.
Fakat düştüğü yerde onu kurtaracak bir ağ vardı. Davasını Amerikalı kürtaj karşıtı gruplar tarafından fonlanan Free Speech Union üstlendi. Princeton’dan öjeni savunucusu Peter Singer, kolejin kararını ifade özgürlüğüne aykırı bulan bir yazı kaleme aldı. 5’i Cambridge’ten 14 akademisyen, The Times’a destek mektubu gönderdi. Bunların sonucunda üniversite, hakkındaki 58 şikayetin tamamını yeni ifade özgürlüğü tüzüğü kapsamında reddetti. Bu yılın başında mahkeme, Emmanuel’e açılan davayı reddetmekle birlikte “kalıtımcılık” ve “woke karşıtı” inançlarının Eşitlik Yasası kapsamında korunan felsefî inançlar sayılacağına hükmetti. Derken Gent Üniversitesi onu araştırmacı olarak işe aldı; atamaya itirazlar yükselince milyarderler tarafından fonlanan “ifade özgürlüğü” örgütleri bu kez rektöre mektup yazdı. Kısacası ırkçılığın, kovulduğu kapıdan “heterodoksi” etiketiyle geri girmesini sağlayan kurumsal ve organize bir altyapı vardı ve bunlar kendi adamlarını korumakta gayet başarılıydı.
Peki Arday’a yönelik bu cadı avının motivasyonu neydi?
Cofnas’ın kişisel hıncı yalnızca bir kıvılcım görevi görmüş olabilir ama bir kıvılcım ancak uygun bir ortamda yangına dönüşür.
Cofnas, Substack yazısından aylar önce, Times Higher Education için konuyla ilgili 63 sayfalık bir dosya hazırlamıştı. Fakat Arday’ın avukatından gelen bir mektup, dosyayı rafa kaldırmalarına yetti. Arday ayrıca, haberi yapan gazeteciyi de polise şikayet etmişti; gazeteci 4 ay soruşturma altında kaldı ve emniyet sonradan soruşturmanın hiç açılmaması gerektiğini kabul etti.
Şimdi sarkaç sorusuna gelebiliriz. İfade özgürlüğü korosuna göre yaşanan şey bir düzeltmeden ibaret. Kimlik siyaseti geçtiğimiz birkaç yılda aşırıya kaçmıştı ve bu düzeltilmeliydi. Dürüst olmak gerekirse bu itirazın tümüyle boş olduğunu söylemek zor. Cambridge, Cofnas hakkındaki öğrenci şikayetlerini reddederken de mahkeme onun görüşlerini korunmaya değer bir inanç sayarken de savunulabilir bir ilkeye dayanıyordu: Kurumlar, nefret edilen görüşlerin ifade edilme hakkını da savunmak zorundadır. Ama denge anlatısının görmezden geldiği şey şu: Normalleşen yalnızca konuşma hakkı değil, konuşulan şeyin kendisi. Liyakat önem kazandığında siyah profesörlerin sayısının sıfıra yaklaşacağını yazan kişi bugün akademik özgürlüğün şehidi, fikirleri mahkeme tarafından korunmaya değer bulunan bir özne ve bir Avrupa üniversitesinin araştırmacısı sayılıyor; öjeni esprileri kahkahayla karşılanıyor. Sarkaç bir uçtan öbürüne salınıyor ve bu öbür uç 1920’lere çıkıyor gibi görünüyor.
Peki ya gerçekte bir sarkaç yoksa?
Çünkü sarkaç imgesi, ortada bir zamanlar sağlıklı bir merkez olduğunu varsayar. Fakat akademinin tarihi bu varsayımı desteklemiyor. Kimlik siyasetinin dili ve uygulamaları zaman zaman absürtleşmiş olabilir. Ama ondan önceki “nesnel bilim” de en az onun kadar absürttü ve hatta çok daha ölümcüldü. Althusser’in diliyle söylersek üniversite her zaman devletin ideolojik aygıtlarından biriydi; ürettiği bilgi de aslında çağın egemen düzeni için söylem ve rıza üretimiydi.
Belki de değişen şey kurumun doğası değil, imajıdır. Üniversite ticarileştikçe, markalaştıkça; hikâye satın alır oldu. Kitleselleşti ve kitleselleştikçe o yüce konumundan halkın arasına inmek zorunda kaldı. Sosyal medya ile beraber meşhur fildişi kuleler birer “biri bizi gözetliyor” evi haline geldi. Eskiden akademinin iç meselesi olan mevzular, bu şekilde herkesin anlayıp içine girebileceği bir gerçek zamanlı bir şova dönüşüyor.
Yalnız bu yeni saydamlığın altyapısının kamusal, halkçı bir zemine oturduğunu söylemek güç. Örneğin Arday vakasında adını sıkça duyduğumuz Retraction Watch isimli web sitesi aslında 2010 yılında iki sağlık gazetecisinin kurduğu bir bilim gözcülüğü blogundan ibaretken; 2014-15 yılında 3 büyük vakfın desteğiyle birlikte bir anda kurumsal bir yapı hâline getiriliyor. Bizi denetleyen gözcüleri kimin denetlediğini görmek için ise parasını kimin verdiğine bakmalıyız.
Bu vakıflardan ilki Helmsley Trust. Vakıf “vergiyi yalnızca küçük insanlar öder” vecizesiyle özdeşleşen, vergi kaçırmaktan hüküm giymiş, Epstein’in avukatlığını yapmış Dershowitz tarafından yapılmış, ünlü New Yorklu otel imparatoriçesi Leona Helmsley’nin mirasını yönetiyor. İkincisi Arnold Ventures. Kurucusu John Arnold, tarihin en büyük şirket dolandırıcılıklarından Enron’un doğalgaz türev masasını yönetmiş, bugün Facebook’un çatı şirketi Meta’nın yönetim kurulunda oturan eski bir enerji tüccarı. Son olarak MacArthur Vakfı’nın adı verilmiş. ABD’nin en büyük merkez-sol vakıflarından biri sayılan bu vakfın bir yandan da ırkçılık karşıtı eğitime direnmenin ırkçılık sayılmayacağını savunan muhafazakar düşünce kuruluşu AEI’yi fonladığını görüyoruz.
Sitenin genel giderlerini bugün üstlenen isim ise yayın platformu Roku’nun kurucusu, dev bir lobi olan Cumhuriyetçi “super PAC’lere” milyonlarca dolar bağış yapan Teksaslı milyarder Anthony Wood. Bununla da sınırlı değil. Cofnas’ı koruyan ve destekleyen ağın neresini kazırsak altından bir milyarder çıkıyor. Sitenin en yeni projesine para veren vakfın (Coefficient Giving) arkasındaki çift, yani Facebook kurucu ortağı Dustin Moskovitz ile eşi Cari Tuna, hayırseverliğe bu yazının başlarında andığımız öjeni destekçisi filozofun, Peter Singer’ın bir kitabından ilhamla yönelmiş.
Burada komplo teorisi değil, medya ve akademinin arkasındaki seçkinler ekonomisinin itici gücünden bahsediyoruz. Bir yanda Cofnas’ı destekleyen sağ liberal cephe, öte yanda Arday’ı vitrine koyan sol liberal cephe var.
Örnekler çoğaltılabilir. İster sol liberal olsun ister sağ; ana akımda görünürlük kazanmış hangi kampanyanın arkasına bakarsak bakalım, benzer çıkar gruplarını akıttığı devasa miktarlarda bir para olduğunu görüyoruz. O hâlde biz gerçekten halkın arasında yaşanan bir kültür savaşına değil; bir sınıfın kendi iç hesaplaşmasına bakıyoruz demektir bu. İki sermaye fraksiyonunun kendi arasında döndürdüğü bu kavga, ne kadar bizim kürsülerimizde ve ölülerimiz üzerinde yapılıyorsa da bizim kavgamız olamaz.
Danimarka Krallığında çürümüş bir şeyler var ama burnumuza gelen küf kokusu wokeizmin küfü değil.
Solu kimlik siyaseti altında nefes alamaz hâle getiren wokeizm, hiçbir anlamlı değişim yaratamadığı gibi kendinden önceki sistemi farklı bir renkte olsa da aynı şekilde sürdürmeye devam etti. Öyleyse bu küf kokusu, güç kimin elindeyse onun aracı olan akademinindir. Duvarların camlaşıyla beraber bu aygıt ilk kez halkın gözü önüne serildi ve bu cam evde ilk yanan, vitrine en yakın duran en kırılgan yüz oldu.
Ama cam iki yöne bakar. Şimdi içerisi göründüğüne göre, hesabı ilk kez halkın kendisi sorabilir. Mesele vitrine yeni bir yüz bulmak değil, vitrinden kurtulmaktır. Arday yükselirken de düşerken de akademisyen muamelesi görmedi: Satın alındı, sergilendi, harcandı. Halk için çalışan akademi dediğimiz şey, en yalın hâliyle, kimsenin satın alınmadığı, sergilenmediği, harcanmadığı bir kürsüdür. Arday’a borcumuz, bunu herkes için kurmaktır.