104 yıl önce 30 Ağustos’ta TBMM Ordusu, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni kazandı. Zaferin kazanılması Millî Mücadele’yi başarıya ulaştırmıştı; fakat bu bir sondan ziyade başlangıca işaret ediyordu. Kurtuluş Savaşı artık bir Kuruluş Savaşı’na evrilecekti. Zira Türkiye’nin Ağustos 1922’den Ekim 1923’e ve hatta Mart 1924’e kadar geçecek “uzun bir yılı”nda hem bir barış antlaşması yapması hem de Büyük Zafer’den sonra giderek daha da büyüyen “rejim sorununu” halletmesi gerekiyordu. Kimi zaman bu iki süreç birbiriyle de etkileşim hâlindeydi. Daha açık bir ifade ile, rejim sorununu çözmek için öncelikle Türkiye’nin uluslararası camia tarafından pratikte olduğu kadar uluslararası hukuk bağlamında da tanınması gerekiyordu.
Kuşkusuz Türkiye’nin rejim sorunu sadece 1922 ve 1923 yılına sıkıştırılacak bir konu değildir. Bana kalırsa bu sorun, pratikte 1920’de Ankara’da TBMM’nin kurulmasıyla ortaya çıkmış, savaş sürecinde ciddileşmiş ancak yine de savaş sonrasına ertelenmiştir. Millî Mücadele’nin çekirdek kadrolarının söylemi ne olursa olsun, hedefinin Osmanlı Saltanatı’nı kurtarmak olmadığı açıktır. Ağustos 1922’ye gelindiğindeyse, saltanatın ve özellikle de padişahın meşruiyetini yitirdiği, Ankara kadrolarının büyük çoğunluğu tarafından kabul edilen bir gerçekti. Osmanlı saltanatının sonunu, Padişah ve yakın çevresinin Millî Mücadele sırasındaki tutumuna ek olarak, Osmanlı modernleşmesinin düşünsel birikimi ile küresel düzlemde yaşanan gelişmelerin getirdiğini de teslim etmek gerekir. Fakat hadiseler son adımın atılmasında her zaman önemli bir rol oynamıştır. Nitekim, Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasını hızlandıran gelişmelerden bir tanesi de Lozan’da yapılacak barış görüşmelerine İstanbul’un temsilcilerinin de davet edilmesinin İtilâf Devletleri tarafından konuşulması olmuştur.
Bu adımla Ankara, Lozan’a devletin tek temsilcisi olarak gidip elini diplomatik olarak güçlendirmiştir. Bu rejim sorunsalını bir başka aşamaya taşımıştır. Zira, saltanatın artık olmadığı siyasî düzlemde Ankara’da bir meclis hükûmeti bulunmaktaydı; ama buna henüz bir isim konmamıştı. Üstelik saltanatla özdeşlemiş ve ümmetin başkanlığını temsil etme iddiasındaki hilafet makamı da varlığını sürdürmekteydi. Tüm bu kurumların ve soru işaretlerinin gerek Ankara gerekse de İstanbul’daki farklı siyasî fraksiyonlara denk düştüğünü de belirtmek gerekir. Zaten bu siyasi bölünme – ki bana kalırsa rejimin niteliğini aşan tarafları da vardı – Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki ilk birkaç yıla da damgasını vuracaktır.
Gelgelelim tüm bunların layıkıyla tartışılabilmesi için barış antlaşmasının imzalanması gerekiyordu. Bu da kolay gerçekleşmedi. Gerçekten de Kurtuluş Savaşı bitmişti ama Kuruluş Savaşı da en az onun kadar zorlu olacaktı. Bu konuda altı çizilmesi gereken bir husus da şudur: İsmet Paşa başkanlığındaki Türk delegasyonu Lozan’da sadece savaşı kazanmış bir ülkenin sınırlarını tasdik edecek, bağımsızlığını garanti altına alacak ve uluslararası sistemde bu yeni ülkeyi tanıtacak bir antlaşma aramakla kalmadı. Heyet, aynı zamanda bir imparatorluğu tasfiye edecek önemli hukuki meselelerle de boğuştu. En basit tabiriyle, imparatorluk içinde doğmuş, yaşamış, göç etmiş ya da yerinden edilmiş kişilerin vatandaşlık haklarının ne olacağı bile, aslında çetrefilli bir konuya tekabül ediyordu. Lozan’ın kapitülasyonlar, Boğazlar ya da sınırlar gibi en önemli tartışma maddelerinin yanında, heyetlerin neredeyse her konuda uğraştığı zorlu bir mücadele olduğunun hakkını vermek gerekir.
Kuşkusuz ki Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması her sorunu çözmüş değildi. Hatta Musul gibi bazı sınır sorunlarının çözümünü tehir etmişti. Ama Türkiye’ye hukukî zeminde bağımsız bir ülke olma şansını da vermişti ki bu, Ankara’nın en hassas olduğu konuydu. Lozan bu bağlamda Sevr’in anti-tezidir.
Antlaşma, Türkiye’nin uluslararası sistemde tanınması anlamına da geliyordu. Bu, “Kuruluş Savaşı”nın en önemli dönüm noktalarından bir tanesiydi. Öncelikle, on yıl neredeyse kesintisiz süren savaştan sonra barış tesis edilmişti. Dahası artık Türkiye, rejim konusuna geri dönebilirdi. 29 Ekim 1923’te Türkiye’de cumhuriyetin ilan edilmesi, böyle bir düzlemde gerçekleşti. Bu bir yandan, malumun ilâmıydı. Türkiye, 1920’den beri üzerinde başka güç tanımayan bir meclis tarafından yönetiliyordu. Aslında cumhuriyetle rejimin adı konmuştu.
Diğer yandansa bu, siyasî çelişkileri büyüten bir adımdı ve beraberinde yeni bir soru işareti getirmişti: Rejimin niteliği ne olacaktı? Buna verilen yanıtlar farklıydı ve bu farklı yanıtlar siyasî bir güç mücadelesiyle birlikte ilerliyordu. Örneğin Cumhuriyet, daha devrimci mi olacaktı? Yoksa evrimci bir modernleşme mi takip edecekti? Laik bir cumhuriyet mi olacaktı? Yoksa İslamî bir çehreye mi bürünecekti? Bu soruların temelindeki güç mücadelesi kanaatimce şudur: Cumhuriyet, Mustafa Kemal Paşa’nın çizdiği çerçevede mi ilerleyecekti? Bu soruya yanıt iki aşamada verilmiştir.
Birinci aşama, yazıya Hobsbawm’a atıfla “uzun bir yıl” dememin sebebine de tekabül eden, Hilafet’in kaldırılmasıdır. Mart 1924’te alınan bu karar, her iki soruya da net cevap niteliğindedir. Bu cevap Cumhuriyet’in hem devrimci hem de laik olması iddiasını kendisinde taşır. İkinci aşama ise, tüm bu konularla bağlantılı olarak ancak “uzun bir yılın” dışında verilmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğine ve siyasetine muhalif çevrelerle yaşanacak mücadelenin sonu için 1927’ye kadar beklemek gerekecektir.
Ezcümle, 30 Ağustos 1922’den Mart 1924’e kadar geçen süre, Türkiye için Kurtuluş Savaşı’nın ardından gelen bir Kuruluş Savaşı niteliğindedir. Bu, sonraki on yıllarda da tartışılacak cumhuriyetimiz için en kilit safhayı, en uzun yılı ifade etmektedir.