CHP, Kemalizm ve “Kuvâ-yı Milliye Ruhu”: Uzun Bir Tarihin Kısa Bir Değerlendirmesi II

İnönü, 1946-1950 arasında Kemalist rejimi koruyarak çok partili hayatı yerleştirmeye çalıştı. CHP’nin içinden çıkmış politikacılar tarafından kurulan DP’yi muhalefet partisi olarak muhatap almasından rejimin merkezini bu iki partinin temsil etmesini bir güvence olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır.

Yazının önceki kısmında belirttiğim gibi, DP ile CHP arasında Atatürk’ün mirasını temsil etme konusunda bir rekabet olsa da DP saflarından devrimci tek parti dönemi uygulamalarına yönelik sert eleştiriler geliyordu. Diğer yandan Türkiye’de demokratik bir idare olmadığı hakkında Sovyetlerin başlattığı propaganda savaşının yanı sıra Batı kamuoyunda da bu türden eleştiriler vardı.

İnönü 1950 Seçimlerine giderken bu konuda bir hamle yaptı. “Altı ok”u CHP’nin temsil ettiğini ve bunların diğer partiler açısından kabulünün anayasal zorunluluk olmaktan çıkarılabileceğini belirtti. Anlaşılan o ki böylece hem “altı ok”u CHP adına sahiplenmeyi hem de CHP’yi hedef alan anti-demokratik olma eleştirilerini karşılamayı düşünüyordu. 1953’te İnönü liderliğindeki CHP, yine görünen o ki “altı ok”un iki savaş arası dönemin otoriter ve anti-demokratik, doktriner ideolojilerinden birine karşılık gelmediğini göstermek için bu ilkeleri partinin daima bağlı kalacağı “Atatürk yolu”nun bir ifadesi olarak yeniden adlandırdı. Bu esnek ifade, Atatürk’ün iki savaş arası dönemin atmosferine sıkıştırılamayacak daha geniş bir vizyonu miras bıraktığını anlatma amacı taşıyordu.

İnönü, muhalefet döneminde DP’yi özellikle laiklik, enflasyonist ekonomi politikaları ve sanayiye gerekli önemi vermeme yönünden eleştirirken 1954’te kabul edilen Petrol Kanunu’nu kapitülasyonlara benzeterek Millî Mücadele hafızasını harekete geçiriyordu. DP ise CHP’yi köhnemiş bir zihniyetin temsilcisi olarak resmediyordu. Özellikle yeni ekonomik yönelim açısından Menderes’in yabancı ülkelerden alınan kredilerle ilgili söyledikleri anlamlıdır: “İngiltere, Fransa kredi sayesinde bugünkü seviyelere gelmiştir. Bizim çeyrek asırdır yerinde saymamız onların (CHP) bu köhne düsturları yüzünden olmuştur.”

Aslında II. Dünya Savaşı sonrasında CHP de geçen yazıda bahsettiğimiz, iktisadî  kalkınma ve asker î modernleşme konusundaki yetersizlik algısı nedeniyle kredi alma fikrine açıktı. SSCB’nin de Ocak 1945’te ABD ile savaş sonrası için büyük çaplı krediler üzerine görüştüğü düşünüldüğünde kredi tek başına bir sorun olarak görülmeyebilir. Fakat bu yardımlar zorunlu ABD propagandası ve iktisat politikası konusunda birtakım taleplerle birlikte geliyordu. DP’nin bu konudaki aşırı ABD yanlısı, Batıcı tutumu, özellikle 1960 sonrası hayli yerilecektir.

İnönü, ABD kaynaklarına göre, DP’nin NATO’dan yeterince istifade etmediğini düşünüyordu. Türkiye’nin NATO’ya yaptığı katkı ölçüsünde NATO’dan yardım görmediği CHP’nin İnönü sonrasında da eleştirmeye devam ettiği bir husus olacaktır. Yine bazı ABD’li diplomatlar İnönü CHP’sinin, iktidara gelmesi durumunda daha bağımsız bir dış politika izleyeceğini belirtiyorlardı. CHP’li politikacılar açısından ABD, DP’yi desteklediği düşünüldüğü için de bir ölçüde antipatik görülüyordu. ABD Büyükelçisi, DP’nin CHP’yi ABD’ye Amerikan karşıtı bir parti olarak göstererek ezmek niyetinde olduğunu yazmıştı. Yine de herkes biliyordu ki İnönü CHP’si NATO’dan çıkmayı savunmuyordu.

27 Mayıs sonrasında DP iktidarı bir daha tekrarlanmaması gereken bir dönem olarak görüldü. O kadar ki DP iktidarı ile yakın yabancılar da kötü gözle görülmeye başlanmıştı. ODTÜ Rektörü Edwin Burdell ODTÜ, Menderes döneminde kurulduğu için onun “bütün çirkin biçimleriyle Batılılaşmayı temsil ettiği”nin düşünüldüğünden yakınıyordu.

Türkiye’nin fazla ABD odaklı politikalar konusunda gözünü açmasına yol açan en önemli olay ise Kıbrıs konusunda ABD’nin tutumu oldu. İnönü bu tutumdan ötürü Time’a çok sert ifadeler içeren bir demeç verdi. Fakat Time bu demeci yayınlamadı. Milliyet gazetesi ise “Batı İttifakı Yıkılır” manşetiyle bu demeci okuyucularına duyurdu. New York Times, “Türkiye İttifaktan Çıkmaya Hazır” başlığıyla demece yer verdi. Ama İnönü asıl amacının Türkiye’nin rahatsızlığını duyurmak olduğunu söylemişti. Johnson mektubu yeni bir sorun yaratsa da ABD, Yunanistan’ı 6. Filo’nun Türkiye’nin olası askerî operasyonuna müdahale etmeyeceği konusunda ihtar etti.

İnönü, Türkiye’nin SSCB ve ABD gibi büyük güçlerle düşmanca ilişkiler kurmaması gerektiğini ve  güvenliğinin en etkili biçimde NATO içinde kalıp anlaşmazlık noktalarında mücadele ederek sağlanabileceğini düşünüyordu. Türkiye’nin karşısında çok önemli sorunlar olduğunu kabul etmekle birlikte, Üçüncü Dünyacı perspektifle kendi söylemi arasına sınır çiziyor ve Türk Kurtuluş Savaşı ile Ürdün’deki gerillaların mücadelesinin karşılaştırılmasını “fazla cesurca” bularak kabul etmiyordu. Yine de NATO’nun savunma konseptindeki değişimin kanat ülkeleri olumsuz etkilediği görüşüne katılıyor ve ABD üslerinin durumuyla birlikte bu konunun gözden geçirilmesi gerektiğini savunuyordu ki bu amaçla CHP 1968’de bir NATO Raporu hazırladı.

İnönü, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı ülkelerinin sosyal devlet uygulamasıyla en başarılı sonuçları elde ettiğini düşünerek 1960’larda “ortanın solu” politikasıyla Kemalizm’e yeni boyutlar kazandırmaya çalıştı. Ama bunun köklerden kaynaklandığı konusunda ısrarcıydı. Cemil Sait Barlas’ın Türkiye’nin solcu bir devlet olarak kurulduğuna dair 1948’deki  söylemi adeta diriltilmişti. Fakat parti içinde bu akımın lideri Bülent Ecevit olacaktı.

Ecevit’in Rockefeller Bursu ile ABD’ye gittikten sonra yazdığı yazılar komünizm karşıtı bir tona sahipti. Bu tür bursların Soğuk Savaş dönemindeki amaçlarından biri de buydu şüphesiz. Ama bursun otomatik sonuçlar doğurmadığı da açıktır: Vedat Günyol ve Bedri Rahmi Eyüboğlu örneklerinde görüldüğü gibi. Ecevit, ABD’lilerin de farkında olduğu üzere Ortadoğu, Sovyet, Çin ya da Güney Amerika tipi değil Batı tipi bir sol peşindeydi ki Ortanın Solu’nda bunu yazmıştı. NATO’da yer alınmasına karşı değilse de NATO ve Ortak Pazar konusunda giderek daha eleştirel bir tutum takındı. ABD’nin Kıbrıs meselesinde uyguladığı baskıları sertçe eleştirdiği Senato konuşmasına dair ABD Büyükelçisi’nin telgrafı basına sızmıştı. Telgrafta Ecevit’in sözlerinin “şovenist ve akılsızca milliyetçi” olduğu yazıyordu. Ecevit, İnönü’nün “NATO içinde kalarak mücadele” konseptinin daha atak ve sivri dilli bir temsilcisiydi. ABD kaynaklarında, CHP’nin geleneksel ABD antipatisini miras edinen bir lider olarak da tasvir edilmişti.

Gelgelelim Kemalizm’in güncelliğine şüpheyle yaklaşıyordu. Nitekim DSP’yi kurduğunda CHP’nin varisi olma iddiasındaki partilerin aksine parti programına “altı ok”u koymadı. DSP’li Şükrü Sina Gürel, değişen dünya koşullarında “altı ok”un olduğu gibi korunmasının mümkün olmadığını söylerken bu meselenin de DSP’nin değil SHP’nin meselesi olduğunu belirtiyordu. SHP’li Aydın Güven Gürkan ise 12 Eylül sonrası CHP’li seçmene kestirmeden etkili mesaj yollamanın sembolik gereği dışında programda “altı ok”a yer verilmesine bir anlam yüklemiyor ve kendisine kalsa programda “altı ok”a yer vermeyeceğini ifade ediyordu.

Baykal liderliğindeki “Yeni CHP” neoliberal akılla cepheden mücadeleye girmeyen ve “altı ok” ile sosyal demokrasiyi uzlaştırmaya çalışan bir rota benimsedi. Teorisyenleri arasında yer alan İsmail Cem Kemalizm’e mesafeli bir politikacıydı. 1977’de devrimci tek parti dönemindeki hâkim ideolojinin en çok MHP’ye yakın düştüğünü dahi söylemişti.

Baykal CHP’sinin 2000’lerde DSP’nin 1999’daki seçim başarısını tekrarlamaya çalışan, laiklik ve milliyetçiliğe vurgu yapan söylemi eski merkez sağın çöküşü ve sağ oyların tek bir partide toplanmaya başlamasıyla birlikte aynı etkiyi yaratamadı. Üstelik Baykal’ın toplumdaki kredisi de Ecevit’ten farklıydı. Siyasî ortam ise geniş bir Kemalizm karşıtı koalisyonun etkisi altındaydı.

Kılıçdaroğlu liderliğindeki “II. Yeni CHP”de eskiden kalan ideolojik meseleler kronikleşirken parti ideolojisi de iyice belirsizleşti. Bu dönemde partinin tabanı ile tavanı arasındaki açı iyice genişlerken CHP laiklik, anti-emperyalizm ve Cumhuriyetçilik konusundaki söz dağarcığını ne arzu edildiği ölçüde korudu ne de etkili biçimde güncelleyebildi. Bu krizin nasıl çözüleceği hâlâ cevabını beklemektedir.

Tarihe Yönelim kategorisinden son haberler

İzmir Türküsü

İzmir’in Kurtuluşu’ndan hemen sonra 16 Ekim 1922 tarihinde Tercüman-ı Hakikat gazetesinin öncülüğünde bir müsamere düzenlenir. Bu gösterinin amacı “Başkumandan Yıldırım Gazi Mustafa Kemal Paşa

Şinasi Akbatu

Bahçesaray Arabacılar Kethüdası İdris Ağa’nın torunu, Şinasi Akbatu 18 Şubat 1920’de İstanbul Sofular’da doğmuş, 30 Mayıs 2002’de Feneryolu’nda vefat etmiştir. Kabri Edirnekapı Şehitliği’nde dedesi
GitEn Üst

Don't Miss