Türkiye’nin Osmanlı’dan Kurtuluşu

“İstanbul, İngilizlerin elinde oyuncak olarak Anadolu’ya karşı düşmanlık etmek istedikçe bizim de açık bir düşmanımızdır. Onunla görülecek pek çok hesaplarımız mevcut olmakla beraber, bunların görülmesini geleceğe bırakıyoruz. Evvela bütün kuvvetimizle Sevr Antlaşması’nın hesabını temizleyeceğiz, sonra da İstanbul-Anadolu davasını kökünden halledeceğiz.”

Siyasal devrim

Yukarıdaki satırlar Atatürk’ün Ankara’ya gelince kurduğu ve başyazarı olduğu Hâkimiyet-i Milliye’de 9 Kasım 1920’de yayınlanmıştı. Atatürk, bu gazeteye adını “tesadüf olarak vermedik”lerini ve “Hâkimiyet-i Milliye’nin mesleği”nin “milletin hâkimiyetini müdafaa” olduğunu ifade etmişti. Peki milletin egemenliği kime karşı savunulacaktı? Kuşkusuz o süreçte öncelikli olarak çözülmesi gereken sorun ve siyaseten kavranacak halka, ülkenin işgalci düşmandan kurtarılmasıydı. İstanbul Hükûmeti de bu belirleyici çelişkide aldığı konuma göre değerlendiriliyor ve siyasal devrimin tamamlanması için koşulların olgunlaşması bekleniyordu. Hâkimiyet, millete sadece işgalin bitirilmesiyle değil, saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla geçebilir; siyasal devrim böyle nihayete erebilirdi. Fakat mesele bununla sınırlı değildi.

Büyük Taarruz ve Osmanlı zihniyeti 

Kurtuluş Savaşımızın önderi Atatürk, Büyük Taarruz öncesinde milleti ve orduyu Osmanlı zihniyetinin tam karşısında konumlandırarak sevk ve idare ediyordu. Büyük devrimci, “ordumuzun kararının taarruz” olduğunu söyledikten sonra “hazırlığımızı bütünüyle tamamlamaya biraz daha zaman lazım” diyor ve “Osmanlılar, yapacakları harekatın kapsamıyla orantılı şekilde ihtiyatlı ve tedbirli davranmadıkları için; daha çok, his ve hırslarının tesiri altında hareket ettiklerinden Viyana’ya kadar gittikleri halde, ricata mecbur olmuşlardır” tahlilini yapıyordu. Geriye çekile çekile onların bize “miras bıraktıkları” ve “içinde henüz düşman bulunan” “bu son vatan parçasını” kurtarırken “temkinli” olmak gerektiğini söylüyordu.

Kaynağını Osmanlı’nın tarihsel mantığından ve fetihçiliğinden alan hesapsız maceracılığı eleştiriyor; akıl ve bilimle hareket etmek gerektiğini vurguluyordu. Asıl altını çizdiği zaaf ise “Osmanlı idare ve siyaset tarzının yarattığı” “sinir gevşetici sözlere, telkinlere ehemmiyet ve itimat” gösterilmesiydi. Bunların “affolunmaması” gerekiyordu. Söz konusu görüş sahipleri “ordu ile, muharebe ile, inat ile bu işin içinden çıkılmayacağını” savunuyorlardı. Atatürk’e göre “bu büyük memleketi, bu koca milleti mahv ve yok oluş uçurumuna sevk eden başlıca etken bu olmuştu.” O nedenle “Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir imanla donatmak… Bütün millete taze bir maneviyat vermek…” gerekiyordu.

Saltanat ve hilafet

Görüldüğü gibi Millî Mücadelemizin önderine göre emperyalist işgalden kurtulmanın yolu öncelikli olarak “Osmanlı idare ve siyaset tarzından” kurtulmaktan geçiyordu. Kurtuluş Savaşımız sadece emperyalistlere karşı değildi, aynı zamanda “zorla Türk milletinin saltanat ve hâkimiyetine el koyan” ve “bu tasallutlarını altı asırdan beri sürdüren” “Osmanoğulları”na karşıydı. “Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek, kendi eline bilfiil almış bulunuyor”du. 23 Nisan 1920’de BMM’nin Ankara’da açılmasıyla başlayan Cumhuriyet Devrimi, 1 Kasım 1922’de Atatürk’ün yukarıdaki sözlerindeki ihtilâlci iradesiyle saltanatı kaldırarak büyük bir aşama kaydetti.

Atatürk, hilafetin kaldırılması gerekçesini ise “milletimizin” “her gittiğimiz yerde milyonlarca insan” bırakmasıyla açıkladı: “Yemen çöllerinde”, Suriye, Irak, Mısır ve Afrika’da “mahvolan Anadolu evlatları”ndan söz etti. Ona göre “Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık, kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktu…”  “Kendini cihanın hâkimi zannetmek gafleti” de büyük devrimci tarafından mahkûm edildi. Nihayetinde hilafet, 3 Mart 1924’te tarihe karıştı. Bütün millete “taze bir maneviyat” siyasal devrim sürecinde adım adım veriliyordu.

Neyden kurtulduk?

Kurtuluş Savaşımızın ya da bugün onun yerine ikâme edilmek istenen Millî Mücadele’nin tarihsel, ideolojik içeriği buydu. Türk milleti, sadece vatanını işgal eden emperyalistlerden değil; köhnemiş ve hiçbir itibarı kalmamış, işbirlikçi Osmanlı hanedanından da kurtuluyordu. Bu durum tartışmayla, münakaşayla kararlaştırılmadı. Tarihin getirip önümüze koyduğu kan, savaş ve ateş deryası içinden çıktı. Devrimimizin önderliği, işte bu deryanın içinde inşa ettiği devrimci karargâhla yani Meclis’le yönünü tayin etti ve tarihin akışına uygun bir rota çizdi.

Bu rotada bugün anlatıldığı gibi ne 19 Mayıs bir “devlet operasyonu”ydu ne Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamıydı ne de Kurtuluş Savaşı kavramı yanlıştı. 19 Mayıs bir devlet operasyonu değildi, Osmanlı devletinin işbirlikçiliğine karşı eylemli bir devrimci isyandı. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamı değildi; eğer öyle olsaydı saltanat ve hilafetin sürmesi, hâkimiyetin millette değil Osmanlı sülalesinde olması ya da en azından iktidarın onlarla paylaşılması gerekirdi. Oysa Atatürk II. Meşrutiyet’in egemenliği halk ile saltanat arasında dengede tutmaya çalışan uzlaşmacılığına net bir şekilde karşı çıkıyordu. Kurtuluş Savaşı kavramı doğruydu çünkü emekçi yoksul halkımızın yani milletimizin kaderi yalnızca işgalcilerden değil, saltanattan da kurtulmaya bağlıydı. Toplam olarak Millî Mücadele vatanı emperyalistlerden ve milleti Osmanlı’nın egemenliğinden kurtarma mücadelesiydi. Bu nedenle millîcilik, kurtuluşçulukla karşı karşıya konulamazdı.

Millîcilik ve kurtuluşçuluk

Millî Mücadele sadece dış düşmana karşı verilen mücadele değildir; çünkü millîliğin tarihsel içeriği halk egemenliğinin hem yabancı hem de feodal güçlere karşı sağlanması ve demokrasinin devrimle tesis edilmesidir. Savaş da devrimin bir parçası, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi ve siyasal müzakerenin önünün kuvvetle açılmasıdır. Atatürk de Büyük Taarruz sürecinde hep sözünü ettiğimiz gerçeği vurguladı. Emperyalizm çağında bu ikili durumla mücadele etmek bir zorunluluk olarak Türk devrimcilerinin önüne çıktı. Bu bakımdan millî mücadelecilik, kurtuluşçuluktur.

Kurtuluşun ve dahası millî olanın her çağdaki anlamını ise tarihsel koşullar, sınıfsal tablo ve öncünün rolü belirler. Dün millî olan nasıl yoksul köylü idiyse bugün de milletimizin ağırlığını oluşturan ve emek gücünü satarak geçinen işçi sınıfımız başta olmak üzere emekçi halkımızdır. Dün nasıl köylü milletin efendisiyse bugün de işçi milletin efendisidir. Aradaki süreklilik yanında dönüşümü de görmek tartıştığımız mesele açısından önem taşımaktadır.

Devrimci ve tutucu aydın

Tarihi, kopuş yaratanlar yapar. Devrimci aydını tutucu aydından ayıran çizgi, tarihi yazar ve açıklarken bu kopuş gerçeğini bütün boyutlarıyla ortaya koyup dersler çıkarmasıdır. Ama bu da yetmez. Çıkarılan her dersin ideolojik ve siyasal mücadelenin bir parçası olduğunu bir an olsun unutmamak gerekir. Bugün de alelade bir kavram tartışması yapılmıyor; çünkü kavramların içinin nasıl doldurulduğu, gerçeğin sınıfsal ve ideolojik düzlemde yeniden kurulmasına denk düşüyor.

Gündeme Yönelim kategorisinden son haberler

“Aşırı” Sağ, “Aşırı” Sol, Penaltı, Gol

Essen merkezli Uluslararası Kedi Federasyonu (FIFe), 2022 yılında Rusya vatandaşlarına ait kedilerin uluslararası yarışmalara katılmasını geçici olarak yasakladı; Rusya’da yetiştirilen kedilerin dışarıdaki soykütüklerine kaydını

Şimdi Eleştiri Zamanı!

Halkın kendi durumu üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini istemek, halkın yanılsamalara gereksinim duyan bir durumdan vazgeçmesini istemek anlamına geliyor. (…) çağdaş siyasal toplumsal gerçekliğin kendisi eleştiriden

İran’da Yangın Var

Yönelim’in piri Şair Eşref’in 1908’de neşredilen ünlü kitabının ismidir… 1905’te devrimler çağını başlatan Rusya’nın ardından İran da meşrutiyet uğrunda uzun bir mücadele vermiştir 1905
GitEn Üst

Don't Miss