“Eski”nin Yenisinden, “Yeni”nin Eskisine: CHP’de yaşanan bir devrim mi?

Tarihin bazı anlarında, devletin baskıcı uygulamalarının tetiklemesiyle, toplumsal dinamik, siyasal partileri ve aktörleri topluma bir çözüm getiremeyeceği, başa çıkmakta zorlandığı ağır yüklerle baş başa bırakır. Siyasetin özneleri olan siyasal partiler, aslî varlıklarının sorgulandığı bu kaygan zeminde kendilerini tarif etme yeteneklerini kaybederler; toplumla birlikte örgütlenebilecekleri meşru zemin kayganlaşır, varlık nedenlerini kaybetme endişesi ile iktidara doğru yürüme pratiği arasındaki uçurum büyür.

Son kertede siyasal partiler eğer tek konu üzerine odaklanmış partiler ya da sadece temsil partileri değillerse, iktidarı hedeflemek zorundadır. Siyasal parti, dünya görüşü ile akan tarihin gerçekleri, tarihsel miras ile gelecek idealleri, halkın beklentileri ve arzuları ile karşıtlarının öfkesi arasındaki gerilimli dinamiği yönetmek, bunları aşmak için vardır. Halkın bu hedeflerin peşinde kenetlenmesini sağlayarak son tercihte onların oyunu alıp ülkeyi yönetebilmek, iktidara gelmek için yaşarlar. Siyaset, arzular ile hayal kırıklıkları arasındaki gelgitli dengenin kırılmaması için örgütten lidere, toplumsal gruplardan sınıflara, kimliklerden katmanlara belirli bir “eşdeğerliliğin” kurulma sanatıdır.

Siyasal öznelerden beklenen, farklı beklentileri aynı siyasal vaadin peşinde harmanlayabilme, hakikate dokunabilme, uzun vadedeli ideolojik değerler ile hemen ve şimdi müdahale edebilme iradesinin güçlü ve canlı tutulmasıdır.

Bu felsefî girişi, yola çıkarken bir işaret noktamız olsun, yolumuzu kaybettiğimizde geriye dönüp kaybolmamak için bir hizamız olsun diye yazdım. Kimsenin, kendi konuştuğunu bile duymadığı bir dönemde, umarım faydalı sorularla sağlıklı tartışmalara vesile olur.

Türkiye’de son dönemde yaşanan CHP üzerinde baskılanıp patlayan; yerel yönetimlere açılan soruşturmalar, cezaevine atılan belediye başkanları, kalanların bir kısım belediye başkanları ve meclis üyeleriyle AKP’ye katılım ile süren sarsıntı, en sonunda CHP’nin 38. Kurultayı’nda parti yönetimini ele alan kadronun tasfiyesi ve mutlak butlan kararıyla bir önceki yönetimin geri dönmesi ile son buldu.

Tam da burada butlan kararı ile gelen yönetim ile görevi bırakmak zorunda kalan kadrolar arasında ortaya çıkan ağır ihtilaf yeni bir partinin oluşumuyla birlikte ülkede tarihindeki belki de en büyük içsel siyasî tartışmayı fişekledi.

Şimdi durumu çok açık bir şekilde ortaya koyalım.

Öncelikle, bazı tespitleri hemen sıralamakta fayda var: Bugün yirmi beş yıllık iktidarın yarattığı bıkkınlık ile halkın artık yeni bir yönetime ama dahası yeni bir sisteme ihtiyacı olduğu muhakkaktır; bunun ama’sı, belki’si, aşamalı olma hâliyle esnetilmesi mümkün değildir.

Ama bunlardan birincisine; “elbette hemen” deyip, ikincisine de “vakti gelince ona dabakarız sırası mı şimdi” deme lüksü yoktur. Buna kimsenin tahammülü olamaz; çünkü henüz iktidarı tam ele almamışken bu denli sorgusuz sualsiz bir yönetim gösteriliyorsa bir de iktidara gelinirse bu erozyonun nasıl düzeltileceği halkın önünde izaha muhtaç kalır.

İkinci tespiti de yapalım: İktidar yeniden kurduğu sistemin devamlılığı ve kendi ikbali adına; sonsuza dek yönetme ihtirası ve hırsıyla, yıllara sâri devlet yönetme gücünü ve bunun tekniklerini etkili biçimde uyguluyor da olabilir. Neredeyse bütün adlî operasyonları tetikleyen elbette bu saik olmuştur. Yargının siyasete müdahalesi, demokratik bütün imkanları tıkamak için başlatılmıştır. Fakat bütün bunlar, bu temel iddialara itiraz etmeksizin şu soruları sormamızı engellemiyor:

Otuz bir belediye başkanının ve yüzlerce meclis üyesinin, farklı farklı iddialarla ama temelde imar, iskân, ruhsat, etkinlik düzenleme vs. gibi esasında türdeş nedenlerle, bu kadar geniş bir ağda ve bu kadar farklı alanda aynı yerel yönetim, denetim ve örgütsel denetim boşluğuna çarptığı ortada değil mi? Yalnız yolsuzluk iddiaları ile değil, aynı zamanda büyük bir siyasal çarpıklığı yansıtan bu ilişkilerin serimlenmesi partiyi, örgütü, tabanı hiç mi rahatsız etmiş olamaz? Üstelik bunlara, özel hayata dair gayriahlakî ithamların da ortada dolaştığı geniş bir bulanık resmin eklendiğini de düşünürsek…

Hadi yargılananlarda durum bu; ama baskıyla, yargı tehdidiyle iktidar partisine katıldığı iddia edilen başkan ve meclis üyelerinin de yine yerel yönetimlerden kaynaklanan kirli patronajın esiri olmamıştır diyebilir miyiz?

Meseleyi ahlakî boyutlara çeken her açıklama, kendi siyasî sorumluluğundan feragat ediyor demektir; kişisel boyutlardaki her değerlendirme ise siyasal irade kullanımındaki isteksizliği gösterir. Bütün bunlar, özellikle yerel yönetimlerin idaresinde ciddi bir sistemik sorun olduğunu; ama aynı zamanda partinin/partilerin yerel siyasî ve ekonomik çıkar ağlarına kaptırdığı patronajında da ciddi bir zaaf ve kırılganlık bulunduğunu gösteriyor zaten.

Siyaseti siyaset yapmadan yaparsınız geriye sadece kişisel çekişmeler, konjonktürel tepkiler ve sorunun içinden değil, yanından geçen bir söylem örüntüsü kalır. 

Görünen o ki, iktidarın bulanık ve kirlenmiş sistemine karşı ortaya konan bütün politik iddia, iktidara hele ki “yaklaşırken”, onlardan daha azını mazur gösterecek nisbî bir kirliliği adeta bir gizilgüç olarak konumluyor. İşte tam da bu, sisteme dokunmadan siyaset yapmanın, yani değişimsiz bir değişimin en büyük göstergesidir.

Bunu makul bulanlar ile bulmayanlar arasındaki ayrımı daha net göreceğiz önümüzdeki günlerde. En azından bulanlar için, şimdilik yeni beklentiler devreye girdiğinden bir sorun olmadığı görünüyor ama bulamayanlar için durum çetrefilli. Butlan kararı ile parti yönetimine geri dönen Kılıçdaroğlu ve MYK’sı da “arınma” söylemi ile meseleyi siyasetin sistemik özünden moral davranışların kişiselliğine doğru geri çekmiş, bu daraltılmış uygulamayla sadece bazı il ve ilçe başkanlarını görevden alıp yerine atamalar yaparak konunun özüne girmemiştir.

Ahlakî üstünlüğü kaybetme meselesini ortaya çıkaran da, daha bulanık iddialar taşıyan kurultay butlanı tartışmasına yol açan da temel hareket ettirici saik, yerel siyasetin topyekûn kirlenmesi değil midir? Yerel siyaset adına bir dönüşümün zamanı gelmedi mi artık? Bu dönüşüm, hem yeni bir yerel siyaset politikası, hazırlığı ve programı gerektiriyor hem de yargılamalarda ak ile karayı ayırt edecek bir çalışmayı ve bazı yerel yöneticilerin partiden ihracına kadar gitmesi gereken hummalı bir faaliyeti zorunlu kılıyor.

Aynı zamanda, bütün iddialar doğru olamayacağına göre bu en çok da sistemde aklanacak olanlar için elzem ve gerekli bir uygulama olmalı.

CHP Genel Merkezi devam eden ve dibini nerede bulacağı duracağı belli olmayan bu soruşturmalara hiçbir şekilde dahil olmamakta, müdahale edememektedir. Son tahlilde, sorumluluğu kendilerine ait olmayan bir dönemi üstlenmemekte her ne kadar haklı olsalar da partinin CHP olması nedeniyle, ölçülü de olsa soruşturmaya tâbi olan yerel yönetimleri sahiplenmek zorunda kalıyorlar. Söz konusu meseleye dair basında çıkan araştırma komisyonun dahi kurulmamış olması manidar değil mi? 

Görünen o ki bu ayrımı ne eski CHP yeni Yeni Parti yönetimi, ne daha eski ama yeni CHP yönetimi yapamayacak.

Her tartışma ve ayrışmada Gazi Mustafa Kemal’in devrimci ruhuna referans veren (eski-yeni) CHP’li yöneticilerin bir yerel yönetim devrimine ayak sürüyecekleri şimdiden belli oluyor.

Bu yazıyı yazarken bir yandan da Özgür Özel’in Yeni Parti Genel Başkanı ve Grup Başkanı olarak yaptığı ilk konuşmayı dinliyorum. Özel coşkulu bir şekilde ilçe meclisleri, geniş yurttaş katılımı gibi günümüz şartlarına uygun son derece demokratik açılımlar yapacaklarını ifade ediyordu. İl ve ilçe örgütlerinden önce her üyenin doğrudan katılımı ile ilçe meclisleri kurulacağını ve asıl belirleyicilerin onlar olduğunu, delegelik sisteminin sadece SPK ölçeğinde geçerli olduğu, bu yüzden sembolik düzeye indirgeneceğini söylüyordu. İl ve ilçe yöneticilerini, üyelerin doğrudan seçmesi elbette güzel dilekler; ama bunların sadece temenni düzeyinde kalacağını daha iki hafta önce kabul edilen tüzüğe bakınca hemen fark ediyorsunuz. Sonunda seçimler yaklaşınca temenniler değil tüzükler işliyor, ne yazık ki. Ne tüzükte hatta ne de programda bu ve benzeri demokratik açılımların, bırakınız doğrudan yer bulmadığını, hatta bunlara atıfta bile bulunulmadığını görmek mümkün.

Çok fazla örnek verilebilir ama en can alıcısını seçelim: CHP içinde, hangi dönem olursa olsun, sıcak siyaset yapanlar; üyelik, üye kaydı ve üye yer değiştirme meselesinin parti genel merkezinin tasarrufuna bırakıldığı o ünlü antidemokratik uygulamayı bilirler. Baykal döneminden Birinci Kılıçdaroğlu ve oradan Özel dönemine kadar en çok can yakan, en sert mücadelelere sahne olan meselelerden biri Genel Merkez’in doğrudan üye kaydetmesi meselesidir. Geçmişte en kötü kullanılan maddelerden biridir bu. Şimdi, böylesi yeni başlangıçlar ve böylesi güzel sözler arasında bu maddenin kaldırıldığını düşünüyorsunuz, değil mi? Ne gezer.

Yedinci maddenin yedinci bendinde bu uygulama kapı gibi korunmuş: “Üyeliğe alınmasında ihtiyaç olanlar Merkez Yönetim Kurulu kararıyla üye yapılır.”

Üyeliğe kabul edilmenin bir kısmının merkezden yapıldığı, örgütün veya yerel birimlerin dikkate alınmadığı bir yerde her şeyi üyeler seçse ne değişecek? Seçiciyi seçenler de bizzat seçici tarafından belirleniyorsa nerede kaldı bangır bangır gelen demokrasi?

Partilerin demokrasisi sadece üye pratiği ile oluşmaz.  Partilerin demokrasisindeki asıl seçicilik sadece genel başkanın üyeler tarafından belirlenmesiyle de sınırlı değildir. Önseçim; milletvekili, belediye başkanı ve meclis üyelerinin seçiminde uygulanmalıdır; siyasal patronaj ve parti içi oligarşi ancak böyle kırılır.

Ayrıca bir partiyi yeni ve demokratik yapacak olan, partideki her yönetim kademesine muhalif görüşler taşıyan birey ya da örgütlü toplulukların söz alması, bunların sözünün dinlenmesi ve en önemlisi yönetime katılmasıdır. Bunu başka bir yazıda enine boyuna tartışacağım.

Türkiye’de mevcut iktidar ve onun yarattığı kör hegemonyayı değiştirebilme gücüne ve şansına en vakıf siyasal örgüt eski ya da yeni CHP’dir. Bu bir layüssellik değil, tam tersine bir sorumluluk gerektirmektedir. CHP’de radikal bir şeyler olmak zorunda.  CHP’yi sola itelemek veya yan yana gelmek meselesi değildir bu; bunlar olmayacak işler, bunu herkes biliyor. Bu yapının içinde ve yönetiminde baskın bir demokratik sosyalist siyasete ve gruba ya da eski günlerdeki gibi parti içi sol bir harekete ihtiyaç vardır. Bu grubun baskısıyla dönüşüm ve radikal kopuşların yaşanacağı bir düzen gerekiyor hepimize.

Kendini değiştirmeden ülkeyi değiştireceğini sanmak bir vaat, bir program değil; ham bir hayal olarak kalacaktır yoksa.

Gündeme Yönelim kategorisinden son haberler

Şimdi Eleştiri Zamanı!

Halkın kendi durumu üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini istemek, halkın yanılsamalara gereksinim duyan bir durumdan vazgeçmesini istemek anlamına geliyor. (…) çağdaş siyasal toplumsal gerçekliğin kendisi eleştiriden

İran’da Yangın Var

Yönelim’in piri Şair Eşref’in 1908’de neşredilen ünlü kitabının ismidir… 1905’te devrimler çağını başlatan Rusya’nın ardından İran da meşrutiyet uğrunda uzun bir mücadele vermiştir 1905

Ulus-Devletten Geriye Düşmeyiz

Bu köşeden sizlere ilk kez seslenirken Yalçın Küçük’ten miras parolayı zikretmiştim: “Kemalizm bizi ileriye götürmez, biz Kemalizmden geriye düşmeyiz.” Yine aynı noktadan çağrıda bulunuyorum:

Türk Solu ve Kıbrıs Meselesi

Üçüncü emperyalist paylaşım savaşına hızla gittiğimiz şu dönemeçte Kıbrıs meselesi yine patlamaya hazır bir hâlde! Adadaki Rum milliyetçileri, 1974 Barış Harekâtı’nın elli ikinci yıldönümünde
GitEn Üst

Don't Miss