15 Haziran 1960 akşamı, televizyonlarının ve radyolarının başına geçen Japonlar sarsıcı bir manzarayla karşılaştı. Japon demokrasisinin sembolü olan Ulusal Diyet (Parlamento) binasının ana kapıları, aralarında ülkenin en seçkin üniversitelerinden öğrencilerin de bulunduğu binlerce protestocu tarafından yıkılıyordu.
Yanan polis araçlarının ve televizyon ekiplerinin projektörlerinin yarattığı tekinsiz aydınlıkta silahsız göstericiler coplu polis barikatlarına dalga dalga çarpıyor, kitlelerin itici gücüyle meclis binasına girmeye çalışıyordu. Gecenin geç saatlerine kadar süren bu umutsuz savaşın bilançosu ağırdı: Yüzlerce yaralı vardı ve genç bir kadın üniversite öğrencisi ezilerek hayatını kaybetmişti. Henüz yaygınlaşmaya başlayan televizyonların ekranlarından evlerin içine kadar giren bu olağanüstü şiddet sarmalı, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan siyasal düzeni ve Japonya’nın Soğuk Savaş dünyasındaki yerini derin bir belirsizliğe sürükledi.
Japonya tarihindeki bu en büyük ve en uzun soluklu halk isyanının görünürdeki hedefi, kısaca “Anpo” olarak bilinen ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması’nın yenilenmesiydi. ABD’ye Japon topraklarında binlerce askerî üs bulundurma hakkı veren ve 1952’de ülkenin bağımsızlığını geri kazanmasının ön koşulu olarak dayatılan bu anlaşma, son derece eşitsiz bir yapıya sahipti. Antlaşmanın bir bitiş tarihi yoktu; Amerikan güçlerine iç isyanları bastırma yetkisi veriyordu ve Japonya’yı savunma yükümlülüğünden açıkça bahsetmiyordu. Mart 1959’dan Haziran 1960’a kadar süren on beş aylık dönemde, ülke nüfusunun yaklaşık üçte birine denk gelen 30 milyon insan, ulusal onurlarının zedelenmesine karşı şu veya bu şekilde protestolara katıldı.
Mamafih Anpo krizinin ardında yalnızca diplomatik antlaşmaya duyulan tepki yoktu. Sokaklara taşan bu devasa öfke, savaş sonrası Japonya’da gerçekleşen sosyal değişimin bir tezahürüydü. 1945’teki yıkıcı yenilginin ardından Japonya, bir yandan Amerikan işgali eliyle yürürlüğe konan “barış anayasası” ve demokratik reformlarla tanışırken diğer yandan Soğuk Savaş’ın sertleşmesiyle birlikte Vaşington’un önceliklerinin değişmesine şahit olmuştu. ABD’nin askerden arındırma politikasından vazgeçerek Japonya’yı komünizme karşı bir kaleye dönüştürme çabası, ülkeyi derinden kutuplaştırdı. Tarım toplumundan kentli ve sanayileşmiş bir topluma hızla geçişin yarattığı sarsıntılar, gelir eşitsizliği ve giderek güçlenen işçi sendikalarının talepleri, Japonya’nın bağımsızlık ve demokrasi arayışıyla iç içe geçmişti.
Bu patlamaya hazır ortamın merkezinde dönemin muhafazakâr Başbakanı Kishi Nobusuke yer alıyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında savaş kabinesinde görev almış ve savaştan sonra A sınıfı savaş suçlusu zanlısı olarak hapis yatmış olan Kishi, Japon halkı için savaşın karanlık günlerinin canlı bir hatırlatıcısıydı. Onun meclisteki çoğunluğuna dayanarak anayasayı değiştirme hevesi ve muhalefeti hiçe sayan oldubitti siyaset tarzı, niyetleri hakkındaki şüpheleri daha da derinleştirdi. İşçi sendikaları, aydınlar, öğrenciler ve hatta ev kadınlarından oluşan son derece geniş ve çeşitli bir koalisyon, meseleyi artık sadece Amerikan karşıtlığı olarak değil, otoriter geçmişe dönüşü engelleme ve “Japon demokrasisini koruma” mücadelesi olarak algılamaya başlamıştı.
Hükûmetin tavizsiz politikaları ile sokağın ve parlamento muhalefetinin giderek artan direnci, Japonya’yı adım adım tarihin en büyük siyasal çarpışmalarından birine sürüklüyordu. Peki ama, aslında her iki tarafın da yıllardır değiştirilmesini istediği ve şartları Japonya lehine iyileştirecek olan bu yeni antlaşma nasıl oldu da ülkeyi bir devrimin eşiğine getirecek kadar büyük bir fırtınanın merkezine yerleşti?