CHP, Kemalizm ve “Kuvâ-yı Milliye Ruhu”: Uzun Bir Tarihin Kısa Bir Değerlendirmesi I

Bu yazı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi kökü olarak gördüğü Kuvâ-yı Milliyeyle ve ideolojik olarak bağlı olduğunu ifade ettiği altı okla, bir diğer ifadeyle Kemalizmle ilişkisinin tarihi üzerine kısa bir değerlendirme yapma amacı taşımaktadır. Kuvâ-yı Milliye tabiri, kullanıldığı bağlama göre farklı bir içeriği ifade edebilir; ancak burada “Kuvâ-yı Milliye Ruhu” ile anlatmak istediğimiz, ulusal bağımsızlık iradesidir.

CHP, hem ortaya çıktığı tarihsel koşullardan ötürü hem de Mustafa Kemal’in onu karizmatik bir parti olarak inşa etme düşüncesinin bir parçası olarak kendi tarihini Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesi ile başlatır. Bundan ötürüdür ki CHP, o tarihte kurulmamış olmasına karşın Sivas Kongresi’ni ilk kurultayı olarak kabul eder. CHP, zaman içinde 9 Eylül’ü de kuruluş tarihi olarak benimsemiştir.

Kurtuluş Savaşı, ulusal bilincin henüz yeterince gelişmiş olmadığı şartlarda, SSCB’den ve Müslüman kamuoyundan destek alma düşüncesiyle bir yandan İslamî diğer yandan sosyalizan söylemleri belli ölçekte kullanarak yürütüldü. Mart 1923’te Afgan ve Sovyet temsilcilerin önünde Mustafa Kemal, Türklerin “Asyayî bir millet” olduğunu da söylemişti.

Fakat zaman içinde Mustafa Kemal’in milliyetçi söylemi belirginleşti, 1923 yılından itibaren de net bir şekilde amacının Türkiye’de çağdaş ve bu nedenle Batılı bir hükûmet kurmak olduğunu söyledi. Bu ifade önemlidir, zira Kemalizm’in Batılılaşma yaklaşımı hakkında bir fikir verir. Mustafa Kemal’in Batılılaşması, Batılılaşma olarak çağdaşlaşma değil, çağdaşlaşma olarak Batılılaşmadır; bu açıdan özellikle ’80 sonrasında görülen bazı Batıcı liberal ve İkinci Cumhuriyetçi akımlarla karşılaştırıldığında ilişkiyi tam ters noktan kurmaktadır.

Mustafa Kemal, kazanılan zafer nedeniyle sömürülen ülkeler nezdinde büyük bir prestije kavuşsa da bu prestiji Batı karşıtı bir kampanyaya dönüştürmek gibi bir fikri olmadı. 1921’de ortaya çıkan ve Sovyetlerin de desteklediği İran-Afganistan-Türkiye hattı üzerinden İngiltere’yi hedef alan uluslararası bir devrime yönelme fikirleri fazla uzun sürmedi. Hayata geçirilen, devletlerin daha “realist” düzlemde kurdukları ilişkilerdi. Mustafa Kemal, mevcut güç dengelerinde Avrupalı ya da ABD gibi ülkelerle bitmeyen çatışmalara girmenin doğru olmadığını açıkça ifade etmişti. Bununla birlikte gerek Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetlerin yardımları gerekse Batı’nın takındığı tutum nedeniyle genç Türkiye Cumhuriyeti, SSCB ile yakın ilişkiler kuracaktır.

Mustafa Kemal, uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin güç ve imkanlarını aştığını düşündüğü politikalar izlemeye taraftar değildi. Bu sebeple Pan-İslamist ya da Pan-Türkist bir politik gündemi takip etmediği gibi Batı karşıtı uluslararası bir devrimci girişime destek olmadı ya da Doğucu politikalara yönelmedi.

Türkiye’nin bu dönemde Pan-Asyacı hareketlere hiçbir ilgi göstermediği görülmektedir. Samuel Hirst, 1929-1935 yılları arasındaki Türk-Sovyet ilişkilerini liberal uluslararası düzen ve Batı karşıtı bir ortaklık çerçevesinden yorumlasa da Batı karşıtlığının Batı uygarlığına ve kültürüne karşı olmak anlamı taşımadığını, Batı’ya yönelik hayal kırıklıkları ve uluslararası sistemdeki eşitsizlikler çerçevesinde bu ortak zeminin anlaşılması gerektiğini ifade etmektedir. Türk politikacıların Batı’ya ilişkin hayal kırıklığı yaşadıkları olaylar olduğu ve uluslararası sistemin bazı ülkeler lehine eşitsiz niteliğinden rahatsızlık duydukları kesindir; fakat bu rahatsızlığı salt coğrafî ve ideolojik terimlerle ifade etmeye pek istekli değillerdi. Hirst’ün de aslında farkında olması gerektiği gibi, bu ilişkiyi yaratanın sanayileşme ve makineleşme düzeyi arasındaki farklar olduğu kanaatindeydiler. Dolayısıyla Japonya gibi o dönem hiçbir şekilde liberal olarak adlandırılamayacak bir ülkenin de bu üstünlüğünden yararlanarak bu güce sahip olmayan milletleri sömürdüğünü düşünüyorlardı.

Türk-Sovyet ilişkileri tamamen olmasa da büyük ölçüde jeopolitik değerlendirmelerin bir sonucu olarak gelişmiş, bu alandaki değişikliklerle birlikte eski seyrinden uzaklaşmaya başlamıştı. Türkiye’nin Boğazlar ve Hatay meselelerinin çözümü için ve artan İtalyan saldırganlığı karşısında Atatürk’ün inisiyatifi ile 1930’larda İngiltere ile ilişkilerini geliştirdiği görülmektedir. 1936’dan itibaren Türk-Sovyet ilişkilerinde bir soğuma ortaya çıkmış, Atatürk’ün Sovyetlere ilişkin kuşkuculuğu artarken, Sovyetler de Sâdâbâd Paktı’nın Türkiye’de artan İngiliz nüfuzuyla ilgisi olduğundan kuşkulanmıştır. Aynı dönemde Atatürk, İsmet İnönü’nün tedbirci tutumuna karşın Akdeniz’de muhtemel İtalyan saldırganlığına karşı İngiltere ve Fransa ile müttefik olmanın Türkiye’ye statü atlatacağı kanaatindeydi.

Sovyetlerin Türkiye’yi gördüğü pencere ise farklıydı. Hirst’ün bahsettiği zemin çerçevesinde İnönü’yü partideki radikal kanadın temsilcisi olarak görüyor ve devletçiliği Doğucuların zaferi olarak algılıyorlardı. Aynı yanlış değerlendirme İnönü’nün görevden alınması sırasında da yapıldı. İnönü yerine Bayar’ın getirilmesi Türkiye’nin Batı ve özelde İngiltere ile uzlaşması ve radikal kanadın zayıflatılmasıyla ilişkilendirildi. Oysa İngiltere’nin ne İnönü ne de Tevfik Rüştü Aras’la ilgili bir şikayeti vardı.

Uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin imkanlarını zorlayan radikal bir yönelime sahip olmamasına karşın, izlediği bağımsız dış politika bölgesinde ve dünyanın farklı yerlerinde takdirle karşılanıyordu. Bu imaj, Amit Bein’in tespit ettiği gibi Türkiye’nin Batı ittifakına katılmasından sonra, onun bölgedeki bir uzantısı olarak görülmesi sonucu değişime uğrayacaktır.

Genç Cumhuriyet’in ideoloji arayışı ise iç ve dış gelişmelerin bir sonucu olarak 1930’larda bir sonuca varacaktır. Serbest Fırka’nın başarıları ve Batı’nın kendi içindeki bölünmüşlüğü bu konudaki iki önemli etkendir. Bu ortamda CHP ideoloji ve örgüt bakımından zayıflığını ve Batı’nın tek başına arzu edilir bir reçete sunmadığını fark etmiş ve benim “pragmatik modernizm” demeyi tercih ettiğim bir yönelimle, dünyadaki farklı ideolojileri temsil eden örneklerden de istifade ile altı ilkeyi partinin ideolojisi olarak tespit etmiştir. Bu ilkeler ilk kez 1935’teki parti programında Kemalizm olarak geçmiştir. Atatürk’ün bu ihtiyacı kabul etmekle birlikte Kemalizm ifadesini pek kullanmayışı ise kararsız bir uluslararası ortamdaki pragmatik modernist yönelimiyle uyumludur.

Türkiye’deki devrim, İnönü liderliğinde erken denebilecek bir tarihte, İkinci Dünya Savaşı testiyle karşı karşıya kalmıştır. Savaş sırasında yaşanan ekonomik zorluklar ve ordunun gücü konusunda özellikle genç subayların olumsuz gözlemleri, savaş sonrasını etkileyecek niteliktedir. Savaş koşulları altında öncelik dış politikaya verilmiş ve İnönü’nün Atatürk kadar dinamik olmayan kişiliği de devrimin dinamizmini kaybettiği yorumlarına yol açmıştır.

 Türkiye savaş sırasında ulusal çıkarını önceleyen bir politika izlemiş ama bu arada hem Sovyetleri hem de İngiltere’yi rahatsız etmiştir. Bu ortamda İnönü, Türkiye’nin yalnızlığını sonlandırmak ve hem Batı’dan hem Sovyetlerden gelebilecek tehditleri karşılamak için en iyi seçeneğin Batı’da ortaya çıkmakta olan güvenlik şemsiyesine dahil olmak olduğunu düşünmüştür. Demokrat Parti’nin temsil ettiği yeni dalga, Kuvâ-yı Milliye’nin ve Kemalizm’in gerçek temsilcisi olma konusunda CHP ile rekabete girse de DP, devrimci tek parti dönemi uygulamalarını kah komünizmle kah faşizmle ilişkilendirmiş ve içinde bulunulan durumdan CHP’nin devletçiliğini sorumlu tutmuştur. En güçlü temsilcisi olduğu ve CHP’nin de önemli ölçüde kabullendiği yeni eğilim, iktisadî milliyetçiliğin kötülendiği ve iki savaş arası dünyasındaki üçüncü yol denemelerinin itibardan düştüğü ortamda ABD’den gelecek finansman yardımıyla ve Batı güvenlik şemsiyesi altında güvenlik ve modernleşmeyle ilgili meselelerin olabilecek en müsait şartlarda halledilebileceğiydi. Yeni kabule göre İnönü’nün bir dönem Sovyetlerin sunduğunu düşündüğü bu seçeneği artık ABD liderliğindeki Batı Bloğu temsil ediyordu.

Tarihe Yönelim kategorisinden son haberler

İzmir Türküsü

İzmir’in Kurtuluşu’ndan hemen sonra 16 Ekim 1922 tarihinde Tercüman-ı Hakikat gazetesinin öncülüğünde bir müsamere düzenlenir. Bu gösterinin amacı “Başkumandan Yıldırım Gazi Mustafa Kemal Paşa

Şinasi Akbatu

Bahçesaray Arabacılar Kethüdası İdris Ağa’nın torunu, Şinasi Akbatu 18 Şubat 1920’de İstanbul Sofular’da doğmuş, 30 Mayıs 2002’de Feneryolu’nda vefat etmiştir. Kabri Edirnekapı Şehitliği’nde dedesi
GitEn Üst

Don't Miss