Ulus-Devletten Geriye Düşmeyiz

Bu köşeden sizlere ilk kez seslenirken Yalçın Küçük’ten miras parolayı zikretmiştim: “Kemalizm bizi ileriye götürmez, biz Kemalizmden geriye düşmeyiz.”

Yine aynı noktadan çağrıda bulunuyorum: “Ulus-devletten geri düşmeyiz.”

Sevr’in yıldönümünde Türkiye gündemine getirilen “çerçeve yasa” hakkında solda ve sağda yapılan tartışmaların en büyük yanılgısı, ulus-devletin aşılmasını ya da dönüşümünü kendi başına ilerici bir hamle saymaktır. Oysa Marksist açıdan bir siyasal biçimin ilerici olup olmadığı kendisine verdiği isimden değil, hangi tarihsel koşullarda hangi sınıfsal projeye hizmet ettiğinden anlaşılabilir.

Temele, en geriye dönelim.

Marks ve Engels için modern ulus, kapitalist gelişmeden bağımsız düşünülemez. Feodal dünyanın birbirinden kopuk toprakları, hukuk sistemleri, gümrükleri ve pazarları burjuvazinin gelişmesiyle tek bir siyasal ve ekonomik alanda merkezîleşmiştir. Stathis Kouvelakis’in yakın zamanda iki öğretmenin ulusal sorun üzerine düşüncelerini yeniden ele alırken vurguladığı gibi, bu süreç yalnızca burjuva tahakkümünün kurulması anlamına gelmez. Burjuva devrimleri aynı zamanda halk kitlelerini siyasal alana sokmuş; yurttaşlığı, siyasal hakları ve sınıf mücadelesinin üzerinde yürütülebileceği ortak bir alan yaratmıştır. Bu nedenle Marks ve Engels’in enternasyonalizmi, ulusal siyasal alanın basitçe reddedilmesine dayanmaz. İşçi sınıfının çıkarları uluslararası olsa da siyasal iktidar mücadelesi öncelikle ulusal bir düzlemde gerçekleşir.

Rosa Luksemburg bu noktada önemli bir şerh düşer: Ulus-devlet, sosyalizmin varacağı nihaî durak değildir. Ulus-devlet, kapitalist gelişmenin tarihsel siyasal bir çıktısıdır ve burjuvazinin çıkarları doğrultusunda fetih ve emperyalizm aracı hâline gelebilir. Dahası, Luksemburg için bir ulusal hareketin ilericiliği soyut bir “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesinden değil, içinde bulunduğu tarihsel koşullardan doğar. Geçmişte feodal parçalanmaya karşı ilerici olan ulusal birlik fikri, başka koşullarda gerici bir programa dönüşebilir.

Bugün aynı diyalektiği tersinden kurmak gerekiyor.

Bir: Ulus-devlet sosyalizmin nihaî ufku değildir; fakat ulus-devletin çözülüşü her zaman sosyalizme doğru atılmış ya da ilerici bir adım değildir.

İki: Her ulusal proje, ilerici bir doğrultuda olmayabilir veya ileri bir noktaya varmayabilir.

Kapitalizmin son kırk yıllık gelişimi bu iki tezi de doğrulamıştır.

Quinn Slobodian’ın neoliberalizmin tarihi üzerine yaptığı çalışmaları bunu açıkça ortaya koymuştur. Neoliberalizmin amacı “devleti küçültmek” değildi(r). Neoliberalizm, sermayeyi demokratik siyasetin müdahalesinden koruyacak kurumlar, hukuk düzeni ve ulusüstü mekanizmalar yaratmaya çalıştı. Slobodian’dan Wolfgang Streeck’e atlayalım: Küreselleşme de devleti ortadan kaldırmadı. Aksine tahkim etti. Dahası, sermayenin ulusal demokratik denetimden kaçabilme kapasitesini artırırken devletlerin yeniden dağıtıcı ve toplumsal kapasitelerini daralttı.

Dolayısıyla ulus-devletin karşısına soyut bir “ulus-sonrası” bir ilericilik koymak, bugünün kapitalizmini dünün gözlükleriyle okumaktır.

Sermaye zaten ulusal değildir. Küresel pazar, adı üstünde, ulusal sınırları aşmaktadır. Marks’ın daha 1848’de isabetle gördüğü üzere kozmopolitlik zaten sermayenin niteliğidir. Sermayenin sınırları aşmasını, siyasetin de ulusal ölçekteki demokratik ve kamusal kapasitesinden vazgeçmesi gerektiği sonucuna bağlamak için hiçbir Marksist neden yoktur.

Türkiye’deki yeni “çözüm” tartışmasına da buradan bakmak gerekir. Sorulması gereken, Türklerle Kürtlerin birbirlerini sevip sevmediği veya farklı kimliklerin tanınıp tanınmayacağı değildir. Kürtlerin kültürel ve demokratik haklarının tanınmasıyla, etnik kimliğin siyasal düzenin temel kurucu ilkesi hâline getirilmesi de aynı şey değildir.

Asıl sorulması gereken sorular şudur:

Ortaya çıkması istenen yeni düzen hangi sınıfsal bloğun projesidir?

Devlet Bahçeli’nin “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir” ifadesinde en güçlü hâlini bulan üç yaşındaki uyarı/temenni, Türkiye’yi bölgesel düzende nereye taşıyacaktır?

Türkiye’deki emekçilerin ortak sınıfsal çıkarlarını öne çıkaran, kamusal kapasiteyi genişleten, sermayenin egemenliğini sınırlayan bir proje mi kurulmaktadır? Yoksa Türk ve Kürt sermaye sınıflarını iktidarın tahakkümü altında ve yeni bölgesel bir hegemonik blokta birleştiren; Türkiye’yi ABD’nin Ortadoğu planlarına daha sıkı bağlayan; toplumsal çelişkileri sınıfsal olmaktan çıkarıp giderek etnik ve kimliksel kategoriler üzerinden yöneten yeni bir devlet biçimi mi doğ(urul)maktadır?

Son soruya “evet” cevabı verildiği takdirde elde edilecek neticenin “ulus-devleti aşması” onu ilerici yapmaz. Hatta ortaya çıkacak şey daha enternasyonalist değil, daha parçalı ve kanlı bir yapı olacaktır; daha demokratik değil, dış müdahaleye daha açık; daha sosyalist değil, sermayenin hareket alanının daha geniş olduğu bir düzen olmakla sonuçlanacaktır.

Dahası Luksemburg’un bir asırı aşkın süre önceden bize hatırlattığı gibi “burjuvazinin çıkarları doğrultusunda fetih ve emperyalizm aracına” dönüşecektir. Tıpkı Suriye ve Irak’ta NATO sponsorluğundaki ulusal hareketlerin ABD ile İsrail sermayesinin ve savaş makinesinin piyonlarına dönüşmesi gibi.

Bir zamanlar “ilerici” bir kuruluş olan ulus-devleti kutsamak solun görevi değildir. Fakat kapitalizmin tarihsel olarak yarattığı ulusal siyasal alan içinde emekçilerin iki yüzyılda biriktirdiği kamusal, demokratik ve sınıfsal mücadele kapasitesinin tasfiyesini de “ilerleme” diye alkışlamak da ilericilik değildir.

Ulus-devlet bizi ileri götürmez. Biz ulus-devletten geriye düşmeyiz.

Oğul Tuna

Oğul Tuna

Oğul Tuna tarihçi, çevirmen ve uluslararası ilişkiler uzmanıdır. Avrasya’nın tarihî ve güncel meselelerine, siyasal düşünceye ve entelektüel tarihe odaklanmaktadır.

Gündeme Yönelim kategorisinden son haberler

Ne Alırsan 1 Lira

Birkaç ay önce kurukahvecinin birinden taze çekilmiş kahve alayım, diyerek yola koyuldum. Yol, dediysem, dükkânı gördüm de birkaç metreyi hızla adımladım. 250 gr kahve

Kore Nere, Yemen Nere?

Yalçın Hoca’nın ifadesiyle “gülmenin çok yakıştığı”, fakat ucuz devrimci romantizmiyle anmamızın da hatırasına yakışmayacağı dev bir kadındı Behice Boran. Yıllar süren hapislere, çok sevdiği

Uyuyan Devi Uyandırmak

Napolyon Bonapart’a atfedilen ünlü sözdür: “Bırakın Çin’i uyusun; eğer Çin uyanırsa dünya yerinden oynayacaktır.” 1 Ekim 1949’da dev uyandı ve bugün dünyayı yerinden oynatmakta.

“Aşırı” Sağ, “Aşırı” Sol, Penaltı, Gol

Essen merkezli Uluslararası Kedi Federasyonu (FIFe), 2022 yılında Rusya vatandaşlarına ait kedilerin uluslararası yarışmalara katılmasını geçici olarak yasakladı; Rusya’da yetiştirilen kedilerin dışarıdaki soykütüklerine kaydını

Türkiye’nin Osmanlı’dan Kurtuluşu

“İstanbul, İngilizlerin elinde oyuncak olarak Anadolu’ya karşı düşmanlık etmek istedikçe bizim de açık bir düşmanımızdır. Onunla görülecek pek çok hesaplarımız mevcut olmakla beraber, bunların
GitEn Üst

Don't Miss