Türk Anayasa Tarihini Yazan, Yaşayan ve Yönlendiren Bir Aydın
Bülent Tanör Hocamız ile ilk defa Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi birinci sınıfta anayasa hukuku derslerimizde okuduğumuz Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (OTAG: Okurların affına sığınarak kısaltmaları bu şekilde belirteceğimi ifade etmeliyim) isimli eseri sayesinde gıyaben tanıştım. O günlerde bir disiplin olarak hukuktan yeni haberdar olan ve dürüst olmak gerekirse hukuku tam olarak konumlandıramayan, medeni hukukun haklara ilişkin kısmından kafası karışmış ancak anayasa hukukunda kendisini cezbeden bir şeyler olduğunu hisseden bir lisans öğrencisiydim.
OTAG ve dönemin kalan kısmında okuduğumuz 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku isimli eserler, bu hislerimi tamamen pekiştirdi. Zira Türk anayasa tarihi, hukuk ve siyaset biliminin iç içe geçtiği söz konusu eserler sayesinde anayasa hukukuna (daha geniş ifadesiyle kamu hukukuna) ilgi duyduğumu, ilgi duymanın da ötesinde tutkuyla bağlanacağımı hissettim. Takip eden sene ise Beşiktaş’taki bir kitapçıda Anayasal Gelişme Tezleri (AGT) ile karşılaştığımda tereddüt etmeksizin aldım. AGT’den o kadar etkilenmiş olmalıyım ki Hukuk Kulübü’nün dergisinde yayımlanmak üzere “Popülist Anayasal Tez; Dünü-Bugünü-Yarını ve Geçerliliğine Dair” bir makale yazdım (bugünden baktığımızda bunun bir derleme olduğunu söyleyebilirim).
Lisans günlerinden doktora yeterlik aşamasında olduğum bugünlere kadar her aşamada Bülent Tanör Hocamızın eserlerinden faydalandım ve faydalanmaya da devam etmekteyim. Hocalarımızın hocası olan Bülent Tanör’ün yalnızca eserleriyle değil, yaşantısıyla entelektüel ve akademik bir ekol oluşturduğunu, herhangi bir hiyerarşik ilişki olmaksızın öğrencileriyle Adalar gezisi yapmaktan ve öğrencilerini evinde ağırlamaktan geri durmadığını, bunların da Tanör ekolüne dahil olduğunu yaşayarak öğrendim (Yaşayarak diyorum zira Tanör Hocamızın öğrencisi ve asistanı olan Oktay Uygun Hocamız ile bu sene sınıfça Heybeliada gezisi düzenlediğimizde ve Hocamız bizi evinde ağırladığında bunların Tanör ekolüne dahil olduğunun farkına vardım).
Bu yazıyı da doğumunun yıldönümü (3 Eylül 1940) olması vesilesiyle hem Tanör’ün hem de ekolünün daha iyi anlaşılması adına kaleme almaya karar verdim.
*
Tanör’ü anlayabilmek adına yaşam öyküsü iyi bir başlangıç noktası olacaktır. Tanör, Türk anayasa tarihini yazmanın da ötesinde yaşayan, anayasal gelişmelere yön veren ve zaman zaman Türk anayasa tarihinin marazlarına maruz kalan bir isim.
27 Mayıs öncesi İstanbul’daki öğrenci hareketlerine katılanlar ve sıkıyönetim şartlarında Davutpaşa’ya götürülenler arasında, 555K’da ise Ankara’da. Doktora tezi “Siyasi Düşünce Hürriyeti ve 1961 Türk Anayasası” ismini taşıyor. 12 Mart sonrası hukuksuzca üniversiteden çıkarılanlardan; neyse ki 1976’da söz konusu çıkarma işlemine dair davayı kazanarak üniversiteye geri dönüyor. Doçentlik tezi “Anayasa Hukukunda Sosyal Haklar”.
12 Eylül sonrasında ise 1402 sayılı Kanun ile aynı nehirde bir kere daha yıkanacaksa da nehir duruluyor tekrardan ve 1990’da Danıştay kararıyla görevine geri dönüyor. TÜSİAD’ın girişimiyle 1997’de “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri”, 1999’da ise “Türkiye’de Demokratik Standartların Yükseltilmesi” isimli raporlarını hazırlıyor. Her iki rapor da hem 2001’de gerçekleşen anayasa değişikliklerinde hem de bugüne kadar gerçekleşen sair mevzuat değişikliklerinde dikkate alınıyor, raporlardaki önerilerinin ciddi bir kısmı hayata geçiyor. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü ile arasındaki gerilim, daha doğru ifadeyle karşı karşıya kaldığı haksız tutum 2001’de zirveye ulaşıyor. Nihayetinde Tanör, 2002’de Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne geçecek ve 28 Kasım 2002’de hayata gözlerini yumacaktır.
Gerek eserlerine yansıdığı şekilde gerekse hakkında anlatılan anekdotlardan görülebileceği üzere Tanör çok yönlü bir profil. Futbolu seviyor, Galatasaraylı. Mezun olduğu Galatasaray Lisesi‘nin okul takımının forvet mevkiinde, lakabı ise “Doktor”.
Klasik Türk müziğini seviyor. Eşi Öget Hanım‘ın belirttiği üzere, çok iyi İtalyanca bilmesine rağmen İtalyanca bilmediğini yalnızca Fransızca ve İngilizce bildiğini söyleyecek kadar tevazu sahibi. Bunların hepsinden önce ise iyi bir yurtsever. 1954’te maddi imkansızlıklar sebebiyle tamamlanamayan bir Çanakkale anıtı için yapılan kampanya kapsamında Onur Öymen ile beraber Milliyet satıyor ve topladıkları paraları liseden ağabeyi olan Abdi İpekçi’ye teslim ediyor.
Yine Öymen ile beraber 27 Mayıs sonrası henüz üniversite birinci sınıfı bitirmişken Sivas’ın okul olmayan bir köyüne giderek çocuklara okuma yazma öğretecek ve aynı köydeki yol yapım çalışmasına katılacak, burada da durmayıp Kars’ın bir ilçesine giderek yol yapımındaki imece için elini taşın altına koyacak kadar idealist.
Sendikacılığın hem pratik hem de teorik olarak içerisinde. 1968 ve 1969’da Üniversite Asistanları Sendikası başkanlığı yapıyor, 12 Eylül sonrası kurulacak olan memur sendikalarına ise fikren ve hukuken öncülük ediyor. Laiklik üzerine düşünüyor, laikliği aklın özgürlüğü olarak tanımlıyor.
Bilgisine ve konumuna rağmen akademik hiyerarşiye yüz vermeyen ve alışılageldik geleneklerin dışında bir Hoca. Öyle ki evinde ağırladığı öğrencileri kendisine “Tanör” olarak hitap edebiliyor; öğrencileriyle aynı kapıdan amfiye girmekten, ifade özgürlüğünün en uçlarında tartışmalar yapmaktan ve Adalara geziler düzenlemekten geri durmuyor. Eserinde öğrencisinin sınav kağıdına atıf yapmaktan çekinmiyor.
Gerek teorik gerekse pratik olarak bir mücadeleden ibaret olan yaşamına, son dönemlerinde bir de hastalık eklense de onunla da mücadele etmekten geri durmuyor ve çalışmalarına devam ediyor. Hayatının son döneminde verdiği bir diğer mücadele ise İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü‘nün kendisine karşı olan haksız tutumu. Her ne kadar bu mücadeleyi de kazanmışsa da söz konusu tutumun yarattığı manevi tahribatın büyüklüğünü kendi ifadelerinden görmek mümkün. Zira 10 Aralık 2001’de katıldığı bir TV programında iki kez üniversiteden çıkarıldığını ancak darbe dönemlerinden farklı olarak bu darbenin üniversitenin içinden gelmesi sebebiyle çok ağır olduğunu ifade etmekten geri durmuyor.
Tanör’ün anlaşılması için bakılması gereken ikinci unsur ise eserleridir. Eserlerinden herhangi birinin daha henüz başında anlaşılacak şey şudur ki Tanör olay, olgu ve normları ortalama bir hukukçunun sterilliğinde ve yalnızca pozitif hukuk bakımından değil; ele alınan unsurun bağlamı, tarihi, mevcut durumu ve bahse konu hususa dair görüşleriyle ele almaktadır. Bu ele alma biçimi, henüz Tanör okumamış bir kimseyi ilk bakışta ürkütebilecekse de, sosyal bilimler veya hukuk alanında eğitim almamış bir okur dahi Tanör’ü rahatlıkla anlayabilecektir.
Tanör’ün izah ettiği kamu hukuku meselelerini herkes için anlaşılır kılan hususlar; konu, yer ve zaman ne olursa olsun. incelenen meselenin analitik, gerekçeli ve anlaşılır şekilde tahlilidir. Mesele öncelikle gerçekleşeceği bağlamın hazırlanma süreciyle, gerçekleşmesi, sonrası ve bugüne bakan yönüyle incelenir. Yalnızca tarihsel meseleler değil, pozitif hukuka dair incelemeler de bu yöntemden nasibini almaktadır. Tüm bu sebeplerle okurların görüşü ne olursa olsun Tanör’ü anlamaması, hatta bir adım ileri gidelim, Tanör’e ikna olmaması, hiç de kolay değildir. Bu cümleden olmak üzere Tanör’ü reddetmek içinse en az Tanör kadar bir inceleme ve çalışma gerekir.
Eserlerinden, fikrimce herkesçe ilk okunması gereken, konferanslarından oluşan Kurtuluş ve Kuruluş’tur. Söz konusu eserde Tanör, kendi deyimiyle Ata/Türk Devrimine, bilimsel bir hassasiyetle hayranlık duymakta; bununla yetinmeyip neden hayranlık duyulması gerektiğini -aynı hassasiyette- aksini imkan dışı bırakacak şekilde göstermektedir.
Tanör eserinde, birbirine diyalektik bağlarla bağlı ve bütünsellik teşkil eden Kurtuluş ve Kuruluş süreçlerinin gerek anayasal gerekse siyasal portresini açık ve objektif bir şekilde çizmekte, bu iki sürecin tüm dinamiklerini bağlamsal ve bütünsel olarak ortaya koymaktadır. Kurtuluş ve Kuruluş’un arkasındaki zihniyet ve hareket, Tanör okunmadan hakkıyla anlaşılamayacaktır. Zira bu süreçler yalnızca askerî, siyasî veya hukukî olmayıp birçok disiplinin iç içe geçtiği interdisipliner bir incelemeyi gerektirmektedir. Söz konusu unsurların birbiriyle ilişkisinin olay ve olgular gözetilerek devamlılık içerisinde gösterilmesi, tüm bu süreçleri anlaşılır kıldığı gibi söz konusu süreçlerin neden başka bir şekilde gerçekleşemeyeceğini de ispat etmektedir.
Kurtuluş ve Kuruluş anlaşıldıktan sonra herkesçe okunması gereken ikinci eser ise Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980) (OTAG)’dir. Zira Ata/Türk Devrimi anlaşılmadan Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerinin tarihi ve bağlamı, daha kısa ifadeyle anayasal olarak nereden gelip nereye gittiğimiz, eksik kalacaktır. OTAG’da da Tanör’ün tahlil yöntemine bir kez daha şahit olur; anayasal tarihimizi bütünsellik içerisinde görme imkanı yakalarız.
Söz konusu eserlerin yanında meraklıları, Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920)’na mutlaka bakmalı; Türk milletinin gerektiği takdirde aşağıdan yukarıya doğru da örgütlenerek bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi verebileceğini, sayesinde Ata/Türk Devrimi gibi bir mucizenin gerçekleşmesine ön ayak olabileceğini görmelidir.
Hukukçular ve özellikle ilgi duyanlar, Tanör’ün ifade özgürlüğünün bir parçasını oluşturan siyasi düşünce hürriyetine ilişkin yaklaşımını ortaya koyduğu doktora tezini okumalıdır. Tanör henüz 1969 tarihli bu eserinde “Siyasî düşünce hürriyetinin sınırsızlığı yolunda vardığımız sonucun, ‘memleket gerçekleri’ karşısındaki ürkütücülüğünden söz edilebilir. Türkiye’nin bugünlük böyle bir düşünce hürriyetini kaldıracak seviyeye ulaşmadığı söylenebilir” gibi bir tespitle o günden bugüne Türkiye’de henüz değişen bir şey olmadığını çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır.
Bu eserden on yıl sonra yayımladığı TCK 142.Madde Düşünce Özgürlüğü ve Uygulama isimli eserinde ise alıntı yapılan tespitinin on yıl içerisinde doğrulanmış olduğunu görmüş olacak ki, düşünce özgürlüğü tartışmalarının Türk siyasî ve hukukî hayatında daha uzun yıllar süreceğini ifade etmekten geri durmayacaktır.
Yine hukukçular ve alana ilgi duyanların okuması gereken bir diğer eseri ise doçentlik tezi olan Anayasa Hukukunda Sosyal Haklar‘dır. Söz konusu eser diğer eserlerine göre daha fazla teknik inceleme içerse de Tanör tahlilinden nasibini almış disiplinlerarası bir çalışmadır. Bahse konu eserin sonuç kısmındaki “Sosyal adalet ya da eşitlik sorunu, ne bir hukuk ne de bir iktisat sorunudur. Mesele özünde siyasidir ve bir iktidar sorunudur.” tespiti, eserin; yalnızca yazıldığı zamana değil, bugüne ve hatta geleceğe hitap eden interdisipliner bir çalışma olduğunu göstermektedir. Yakın tarihin, bugünün ve mevcut anayasal düzenin daha iyi anlaşılması adına ise AGT ve Necmi (Yüzbaşıoğlu) Hocamız ile kaleme aldığı 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku okunmadan geçilmemelidir.
TÜSİAD’ın girişimiyle hazırladığı 1997 tarihli “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri” ile 1999 tarihli “Türkiye’de Demokratik Standartların Yükseltilmesi” isimli raporları ise hukuk, demokrasi, mevzuat ve kamuoyu yaklaşımları bakımından yaklaşık son otuz yıllık sürecin anlaşılmasına kolaylık sağlayacaktır. Her iki raporda da yer alan ve güncel siyasi gündemle ilişkili gördüğüm bir meseleye değinmeden geçmek istemiyorum. Bir kısım kesimlerce “eşit yurttaşlık” gibi muğlak ve oksimoron bir gerekçeyle değişmesi gerektiği iddia edilen Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasının (Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür); “Türk” olmayı hukukî bir bağla ilişkilendirmekle yetinmesinin demokratik bir tavır içerdiğini ifade eden Tanör, 1999 tarihli raporunda da aynı çizgiden devam etmiştir. Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasının, ifade edilen gerekçe ve başka saiklerle değiştirilmesi gerektiğini iddia eden kimseler, Tanör’ü mutlaka okumalı ve anlamalıdır.
Eserlerinden de görülebileceği üzere Tanör için insan hakları bir idealdir ve bu idealin gerçekleşmesi adına yurtsever bir konumdan seslenir. Türk kamu hukukunun önde gelen böyle bir isminin insan haklarını, laikliği ve yurtseverliği aynı çerçevede göstermesi, tüm kamu hukukçularına, bunun da ötesinde tüm sosyal bilimcilere örnek teşkil etmelidir.
Ata/Türk Devrimine mesafeli ve yer yer subjektif yaklaşım gösteren bir kısım sosyal bilimciler ile bu yaklaşımın etkisindeki bir kısım kamu hukukçuları, Tanör’den ilham almalıdır. Zira Tanör, Ata/Türk Devrimini gerçekleştiği zaman kısıtından çıkararak tüm zamanlara uyarlanabilir bir şekilde okumakta, yazıldığı zamana ve tabii ki bugüne uyarlanabilirliği için ölçütleri göstermektedir.
Tanör’ün eserlerinde göstermeye çalıştığı uyarlanabilirlik, diğer bir deyişle Ata/Türk Devriminin bugünkü yansımasını, sivil Kemalizm olarak adlandırmakta bir beis görmüyorum. Gelinen aşamada sivil Kemalizm, Kemalist tezin sentezidir ve bu sefer, Ata/Türk Devriminin temel unsurlarını esas alarak insan hakları, hukuk, demokrasi ve özgürlük talepleriyle beraber doğrudan halktan doğrulmaktadır. Böyle bir cereyan mutlaka Tanör’ü okumalı; görüş ayrılıkları olsa da asgarî müşterekin Ata/Türk Devrimi olduğunun ve taleplerinin hukukî ifadesinin birçoğunun Ata/Türk Devriminin çerçevesini çizen Tanör’de mevcut olduğunun farkına varmalıdır. Bu cümleden olmak üzere Tanör’e kulak verelim:
“Ulusal bağımsızlık eşittir ulusal-demokratik egemenlik. Ulusal özgürlüğe demokrasiyle (ulusal egemenlikle) ulaşılabilecektir. Ulusal bağımsızlık hedefi, içte ulusal-demokratik egemenliği beslemekte, hatta zorunlu kılmaktadır. Çünkü dayanılabilecek başka bir güç yoktur. Halkın gücü ve iradesi, kurtuluşun biricik dayanağıdır.”
“Devrimin düşünsel çerçevesi olan Kemalizm, milliyetçi olduğundan sağ tarafından, laiklik, kadın hakları ve devrimcilik savunucusu olduğundan sol tarafından benimsenmiş durumdadır. Gerçekten de büyük çoğunluğuyla kamuoyu odakları ve sivil toplum kuruluşları (basın, yayın, partiler, sendikalar, dernekler, meslek kuruluşları, üniversiteler vb.) demokrasi ve insan hakları sorunlarının aşılmasında Türk Devrimi’nin ürünlerini birer engel olarak değil, asgari müşterekler ya da bir tramplen olarak algılamaktadır.”
Ata/Türk Devrimi, insan hakları, demokrasi ve laiklik ideallerini benimseyen; herhangi bir zorunluluğu olmamasına rağmen idealleri uğruna mücadele etmekten geri durmayan; yurtsever ve sosyalist bir Türk aydını olan Bülent Tanör Hocamızı doğumunun yıldönümünde saygıyla anıyorum.