Serinin ilk yazısını okumak için tıklayınız.
Japonya’nın 1960 yılında tanık olduğu ve ülkeyi felcin eşiğine getiren devasa Anpo protestoları, bir gecede ortaya çıkmış tesadüfî bir öfke patlaması değildi. Bu büyük isyanın tohumları, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı mirası ve onu takip eden ABD işgali döneminde atılmıştı. 1945’te savaşın kaybedilmesiyle birlikte Japon ulusu sadece fiziksel bir yıkım yaşamakla kalmamış, aynı zamanda İmparator’un ilahî statüsünden vazgeçmesiyle derin bir kimlik krizine sürüklenmişti.
General Douglas MacArthur komutasındaki Müttefik Güçler (SCAP), Japonya’yı bir daha asla dünya barışını tehdit edemeyecek demokratik bir ulusa dönüştürmek amacıyla köklü reformlara girişmişti. Bu çerçevede ordu dağıtıldı, savaş dönemi liderleri tasfiye edildi, büyük sanayi tekelleri (zaibatsu) parçalanmaya başlandı ve işçilere grev hakkı tanındı. 1947’de yürürlüğe giren yeni anayasa, 9. maddesiyle savaşı egemen bir hak olarak sonsuza dek reddediyordu. Ne var ki Soğuk Savaş’ın küresel çapta tırmanması, özellikle de 1949’da Çin’in komünistlerin eline geçmesi ve 1950’de patlak veren Kore Savaşı, ABD’nin Japonya’daki önceliklerini tamamen değiştirdi.
Tarihe “Tersine Dönüş” (Reverse Course) olarak geçen bu yeni dönemde ABD, Japonya’nın demokratikleşmesinden ziyade hızla toparlanarak Asya’da komünizme karşı güçlü bir kapitalist kale olmasını hedefledi. Daha önce desteklenen sol hareketler baskı altına alındı, on binlerce komünist işçi “Kızıl Tasfiye” ile işten atıldı ve savaş suçlusu olarak yargılanan pek çok eski lider serbest bırakılarak siyaset sahnesine geri döndü. ABD’nin baskısıyla “Öz Savunma Kuvvetleri” adı altında fiilî bir ordu yeniden kuruldu. Bu durum, anayasanın barışçıl ruhunu benimsemiş olan Japon halkında derin bir hayal kırıklığı ve öfke yarattı.
1952 yılında Japonya’nın bağımsızlığını geri kazanmasının bedeli, ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması’nı (ilk Anpo) imzalamak oldu. Bu antlaşma son derece eşitsiz şartlar içeriyordu: Japonya’nın savunulmasına dair ABD’ye net bir sorumluluk yüklemezken, ABD ordusuna Japonya’daki iç isyanları bastırma yetkisi veriyordu. 1950’ler boyunca, özellikle Sunagawa’daki üs genişletme karşıtı sivil direnişler ve 1954’te “Şanslı Ejderha” adlı Japon balıkçı teknesinin ABD’nin nükleer denemesinden yayılan radyasyona maruz kalmasıyla (Lucky Dragon olayı) patlak veren nükleer karşıtı hareket, halkın tepkisini sokağa taşıdı. 1957’deki Girard olayı gibi ABD askerlerinin karıştığı sivil ölümleri, bardağı taşıran son damlalar oldu.
Savaş sonrasında Japonya artık ikiye bölünmüştü: Bir yanda savaş öncesi düzeni kısmen de olsa geri getirmek ve ABD ile müttefik olmak isteyen muhafazakar iktidar, diğer yanda pasifist anayasayı savunan ve giderek daha çok militanlaşan işçi sendikaları, aydınlar ve öğrenciler. İşte 1960 Anpo krizini kaçınılmaz kılan şey, bu kutuplaşmış ülkenin içine düştüğü sıkışmışlıktı.