Muammer Kaddafi öldürüldüğünde yalnızca bir lider devrilmedi; Afrika’nın dünya siyasetinde bağımsız bir güç haline gelmesini hedefleyen iddialı bir siyasi proje de ağır bir darbe aldı. Libya’nın petrolü, Afrika’nın yeraltı zenginlikleri ve kıtanın küresel güçler karşısındaki bağımlılığı üzerine yürütülen tartışmalar ise sona ermedi. Kendi kaynaklarını yönetemeyen, güvenliğini başkalarının kararlarına bırakan ve ekonomik geleceğini dış güçlerin belirlediği bir kıta, gerçekten bağımsız olabilir mi?
Kaddafi’nin siyasî çizgisini anlamak için Afrika’ya olduğu kadar Lübnan’a da bakmak gerekiyor. Filistin davasına verdiği destek, Lübnan İç Savaşı sırasında Filistinli ve sol eğilimli hareketlerle kurduğu ilişkiler ve Arap dünyasında Batı’dan bağımsız bir güç merkezi oluşturma arayışı, onun bölgesel siyasetinin temel unsurlarıydı.
Lübnan, Kaddafi açısından Ortadoğu’nun güç dengelerinin ve Filistin meselesinin düğümlendiği stratejik bir alandı. Fakat bu ilişkinin hafızasında 1978’de kaybolan Şii din adamı Musa Sadr meselesi de bulunuyor. Sadr’ın akıbeti bugün hala kesin biçimde aydınlatılamadı. Kaddafi yönetimine yöneltilen suçlamalar Libya tarafından reddedildi; olay, iki ülke arasındaki ilişkileri onlarca yıl etkileyen bir ihtilafa dönüştü.
Kaddafi’nin bölgesel siyasetini anlamak için bu dosyayı tarihsel bağlamıyla ele almak ve kanıtlanmış olgularla siyasi iddiaları birbirinden ayırmak gerek.
Afrika’nın bağımsızlığı, Ortadoğu’nun mücadelesi
Kaddafi’nin 1969’da iktidara gelmesinden itibaren izlediği dış politikanın merkezinde, sömürgecilik sonrasında kurulan uluslararası düzene itiraz vardı. Ona göre siyasî bağımsızlığını kazanmış ülkeler, ekonomik kaynakları ve stratejik kararları üzerindeki denetimi sağlayamadıkları sürece eski bağımlılık ilişkilerinden bütünüyle kurtulamazdı.
Bu yaklaşım, Libya’nın Ortadoğu politikasıyla Afrika vizyonunu birbirine bağlıyordu.
Filistin meselesi, Kaddafi için yalnızca Arap dayanışmasının konusu değil; bölgedeki güç eşitsizliklerinin de bir göstergesiydi. Filistinli örgütlere sağladığı destek ve Lübnan’daki çeşitli siyasî hareketlerle kurduğu ilişkiler, bu anlayışın somut yansımalarıydı.
Lübnan İç Savaşı sırasında ülke, Filistinli örgütlerin, sol ve milliyetçi hareketlerin, mezhepsel siyasî güçlerin ve bölgesel aktörlerin karşı karşıya geldiği bir mücadele alanına dönüştü. Libya da bu çatışmaların dışında kalmadı; Filistinli gruplara ve Lübnan’daki bazı sol eğilimli hareketlere destek sağladı. Böylece Kaddafi, yalnızca Libya’nın sınırları içinde siyaset yapan bir lider olmaktan çıkarak Ortadoğu’daki güç mücadelesinin etkin aktörlerinden biri haline geldi.
Bu politikanın ardında, Arap dünyasının dış güçlerin belirlediği bir denklem içinde kalmaması gerektiği düşüncesi bulunuyordu. Kaddafi’nin yaklaşımı tartışmalı sonuçlar doğursa da bölgesel siyaseti yalnızca diplomatik ilişkiler üzerinden değil; Filistin meselesi, ekonomik çıkarlar ve güç eşitsizlikleri üzerinden okuması, onun anti-emperyalist çizgisinin belirleyici özelliğiydi.
Lübnan neden bu kadar önemliydi?
Lübnan, 1970’lerde Ortadoğu’daki çatışmaların kesiştiği bir ülkeydi. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’daki varlığı, İsrail’in saldırıları, iç savaş ve komşu ülkelerin müdahaleleri, ülkenin siyasî dengelerini sürekli değiştiriyordu. Bu ortamda Libya’nın bölgeye yönelik politikası, ikili ilişkiler geliştirmenin ötesindeydi.
Kaddafi yönetimi, Filistinli silahlı hareketlere destek verirken Lübnan’daki sol ve Pan-Arap çizgideki oluşumlarla da ilişkiler kurdu. Bu destek, Libya’nın bölgedeki nüfuzunu artırmasının yanı sıra Kaddafi’nin kendisini sömürgecilik karşıtı mücadelelerin destekçisi olarak konumlandırmasının da bir parçasıydı.
Gelgelelim Lübnan’daki siyasî aktörler tek bir çizgide birleşmiyordu. Filistinli örgütlerin faaliyetleri, Lübnan devletinin egemenliği, ülkenin mezhepsel dengeleri ve İsrail’e karşı direnişin yöntemleri konusunda ciddi ayrılıklar vardı. Musa Sadr da bu tartışmaların önemli isimlerinden biriydi.
İran doğumlu, Lübnanlı bir aileden gelen Sadr, Şii toplumunun siyasî ve toplumsal temsilini güçlendirmek için çalıştı. 1969’da Yüksek Şii İslam Konseyi’nin başkanlığına seçildi; 1970’lerde Yoksunlar Hareketi’ni ve onun silahlı kanadı Emel’i kurdu. Yoksulluğa, siyasî dışlanmaya ve Güney Lübnan’ın maruz kaldığı şiddete karşı yürüttüğü faaliyetlerle geniş bir toplumsal taban kazandı.
Musa Sadr dosyasının gerçekleri ve siyasî iddiaları
Musa Sadr, iki arkadaşıyla birlikte 25 Ağustos 1978’de Libya’ya gitti. Üç isim 31 Ağustos’ta ortadan kayboldu ve kendilerinden bir daha haber alınamadı. Olayın ardından Lübnan’da Kaddafi yönetimine yönelik suçlamalar gündeme geldi. Libya ise Sadr ve arkadaşlarının İtalya’ya gitmek üzere ülkeden ayrıldığını savundu. Ama bu anlatı da olayın bütün ayrıntılarını kesin biçimde açıklığa kavuşturmadı. Sadr’ın ve arkadaşlarının gerçek akıbeti halen daha çözülememiş durumda.
Afrika Birliği: Kaddafi’nin en büyük siyasî hedefi
Afrika ülkeleri, sömürgeciliğin ardından siyasî bağımsızlıklarını kazanmış olsalar da ekonomik ve stratejik bakımdan dış güçlere bağımlı kalmıştı. Bu durumun aşılması, kıtanın ortak bir siyasî irade geliştirmesine bağlıydı.
9 Eylül 1999’da Libya’nın Sirte kentinde kabul edilen Sirte Deklarasyonu, Afrika Birliği’nin kuruluş sürecini başlattı. Örgüt 2002’de resmen faaliyete geçti. Kıtasal bütünleşme düşüncesi Kaddafi’den çok önceye dayanıyordu; ama Kaddafi, bu hedefin hayata geçirilmesi için en ısrarlı siyasî girişimlerde bulunan liderlerden biriydi.
2009’da savunduğu Afrika Birleşik Devletleri fikri ortak ordu, ortak para birimi ve güçlü kıtasal kurumlar gibi öneriler içeriyordu ama birçok Afrika lideri ulusal egemenliklerini daha geniş bir siyasî yapıyla paylaşmaya mesafeli yaklaştı.
Yarım kalan rüyanın anlamı
Kaddafi’nin siyasî mirasını yalnızca iktidarı ve ölümünün ardından yaşananlarla sınırlamak, onun temsil ettiği tarihsel iddiayı anlamayı zorlaştırır. Afrika’nın birleşmesi, ekonomik kaynaklar üzerinde denetim ve dış güçlere karşı bağımsız karar alma arayışı, onun siyasetinin temel unsurlarıydı.
Kaddafi’nin yarım kalan rüyası Afrika’nın kendi kaynakları, güvenliği ve geleceği üzerinde gerçek söz sahibi olmasıdır. Bu rüyanın anlamı, yalnızca Batı’ya karşı çıkmakta değil; ekonomik bağımlılığı aşabilecek kurumlar kurmakta ve siyasî kararları halkların iradesine dayandırmaktadır.
Afrika ve Arap dünyası, başkalarının belirlediği güç dengelerinin içinde kalmaya devam mı edecek, yoksa kendi geleceğinin gerçek öznesi olmayı başaracak mı?