1940’ların Ankara’sı… İkinci Dünya Savaşı yeni bitmiş, Türkiye çok partili hayata geçmenin heyecanını yaşıyor. Ama aynı günlerde başka bir rüzgâr da esiyor: giderek sertleşen komünizm karşıtlığı. Üniversiteler bu gerilimin dışında kalamayacak.
Ankara‘daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, dönemin en canlı düşünce merkezlerinden biri. Tarihçiler, dilbilimciler, sosyologlar ve halkbilimciler aynı koridorlarda yeni bir ülkeyi anlamaya çalışıyor. Ne var ki birkaç yıl içinde bu tartışma ortamı ağır bir siyasal baskının hedefi olacak ve 1948’de üç akademisyen, Behice Boran, Niyazi Berkes ve Pertev Naili Boratav, fakülteden uzaklaştırılacak.
Tarihe “1948 DTCF tasfiyesi” olarak geçen bu olayı en iyi özetleyen ifade, Mete Çetik‘in kitabının adında saklı: Üniversitede Bir “Cadı Kazanı”.
Bu kazanın tam ortasında ise bir kadın sosyolog duruyordu.
Sosyolojiyi masa başından kaldıran kadın
Behice Boran 1910’da Bursa‘da doğdu. İstanbul‘daki Amerikan Kız Koleji‘nin ardından ABD‘de Michigan Üniversitesi‘nde sosyoloji okudu ve doktorasını orada tamamladı. Türkiye’ye döndüğünde DTCF‘de ders vermeye başladı.
Getirdiği sosyoloji anlayışı, dönemin Türkiye’si için yeniydi. Toplumu büyük düşünürlerin kitaplarından yola çıkarak açıklamakla yetinmiyor; insanların nasıl yaşadığını, nasıl çalıştığını, hangi ekonomik ve toplumsal ilişkilerin içinde bulunduğunu yerinde görmek istiyordu. Köylere gidiyor, insanlarla konuşuyor, gözlem yapıyordu. Manisa köylerinde yürüttüğü saha çalışması, 1945’te Toplumsal Yapı Araştırmaları adıyla kitaplaştı.
Bugün sıradan görünen bu yöntem, o yıllarda Türk sosyal bilimleri için küçük bir devrimdi. Boran‘a göre sosyoloji, toplum hakkında güzel cümleler kurma sanatı değildi. Toplum araştırılmalıydı.
Ama zamanla bilimsel yaklaşımı kadar siyasal görüşleri de dikkat çekmeye başladı.
Savaş bitince düşman değişti
Türkiye savaşın dışında kalmayı başarmıştı. Fakat savaş sona erer ermez dünya iki kampa bölündü: bir yanda ABD ve Batı, öbür yanda Sovyetler Birliği. Türkiye’nin yönü belliydi ve 1945 sonrasında antikomünizm hızla resmî bir refleks hâline geldi.
Bu iklimde bir akademisyenin sol düşünceleri artık kişisel bir mesele sayılmıyordu. “Komünist”, “solcu”, “Moskova yanlısı” gibi etiketler, bir kariyeri bir gecede bitirebilecek suçlamalara dönüşüyordu.
Boran yalnız değildi. Aynı fakültede modernleşme üzerine çalışan sosyolog Niyazi Berkes ve halk kültürünü bilimsel yöntemlerle inceleyen Pertev Naili Boratav da vardı. Alanları farklıydı ama ortak noktaları açıktı: Türkiye toplumuna eleştirel ve bilimsel bir gözle bakıyorlardı.
Dergiler ve fırtına
Boran ile Berkes, savaş yıllarında önce Yurt ve Dünya, ardından Adımlardergilerini çıkardılar. Bu dergiler kısa sürede dönemin sol aydınlarının buluşma noktası oldu. Mesele de böylece değişti: Artık bu akademisyenlerin ne araştırdığı değil; kimlerle görüştükleri, nerede yazdıkları, hangi fikirlere yakın durdukları konuşuluyordu.
Aralık 1945’te Tangazetesinin matbaasının kalabalık bir grup tarafından yerle bir edilmesi havanın ne kadar ağırlaştığını gösteriyordu. Çok geçmeden fakülte koridorları da bu havayı solumaya başladı.
İlk kurban: Muzaffer Şerif
Aslında fırtınanın ilk işareti 1948’den birkaç yıl önce gelmişti. Aynı fakültenin bir başka parlak ismi, psikolog Muzaffer Şerif, 1944’te komünist olduğu iddiasıyla tutuklandı.
Şerif sıradan bir hoca değildi. Harvard‘da yüksek lisans yapmış, Columbia‘da doktorasını tamamlamış, DTCF‘de deneysel psikolojinin temellerini atmıştı. Deneysel çalışmaları, insanların grup içinde algılarını ve yargılarını nasıl birbirine uydurduğunu gösteriyordu. Yani kişinin “kendi fikri” sandığı şeyin, çoğu zaman grubun fikri olabileceğini.
Kısa bir tutukluluğun ardından serbest bırakıldı ama kırılan bir kez kırılmıştı. 1945’te Princeton Üniversitesi‘nin davetiyle ABD‘ye gitti ve bir daha kalıcı olarak dönmedi. Orada “Muzafer Sherif” adıyla sosyal psikolojinin kurucularından biri oldu. Bugün dünyanın dört bir yanında okutulan ünlü “Hırsızlar Mağarası” deneyi, Türkiye’nin kaybettiği bu zihnin eseridir.
Şerif‘in gidişi, gelecek olanın provası gibiydi: Fakülte, düşünceleri yüzünden insanlarını kaybetmeye başlamıştı. Asıl kazan ise birkaç yıl sonra kaynayacaktı.
1948: Kapı kapanıyor
Sonunda beklenen oldu. Haklarında dava açılan üç akademisyenin kadroları, 1948’de Meclis’teki bütçe görüşmeleri sırasında kaldırıldı. Fakülteyle bağları kesildi. Berkes Kanada‘ya, Boratav Fransa‘ya gitti; ikisi de akademik hayatlarını yurt dışında sürdürdü.
Boran ise Türkiye’de kaldı.
Bu yalnızca onun için bir iş kaybı değildi. Köyleri inceleyen, toplumsal ilişkileri sorgulayan bir sosyologun kürsüsünden indirilmesi, henüz emekleme çağındaki Türk sosyolojisi için de ağır bir darbeydi.
Akademiden siyasete
Üniversitenin kapısı kapanmıştı ama Boran‘ın hikâyesi bitmemişti. 1950’de başkanı olduğu Barışseverler Cemiyeti‘nin Kore‘ye asker gönderilmesine karşı çıkan bildirisi yüzünden hapse girdi. 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden milletvekili seçildi, 1970’te Parti’nin genel başkanı oldu. 12 Mart’tan sonra yeniden yargılandı, 1980 darbesinin ardından yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve 1987’de Brüksel‘de hayatını kaybetti.
Yine de siyas î kimliği, akademik geçmişini gölgelememeli. Çünkü hikâyesinin en çarpıcı yanı şudur: Önce toplumun nasıl yaşadığını anlamaya çalışan bir bilim insanıydı; sonra o toplumu değiştirmeye çalışan bir siyasetçi oldu.
“Cadı kazanı” neden hâlâ önemli?
1948 DTCF tasfiyesi, geçmişte kalmış bir üniversite olayından ibaret değil. Bize bugün de güncelliğini koruyan bir soru soruyor: Bir ülkede bilim insanlarının hangi fikirleri savunabileceğine kim karar verir?
Bir akademisyenin siyasî görüşü, bilimsel çalışmasının önüne geçtiğinde ne olur? Bir üniversitede fikirler tartışılmak yerine insanlar birbirini “sakıncalı” ilan etmeye başladığında ne kaybedilir?
Behice Boran‘ın hikâyesi, bir sosyologun kürsüsünden edilmesinin hikâyesi olduğu kadar, bilimin siyasal baskı karşısındaki kırılganlığının da hikâyesidir.
Ama bu hikâyenin umut veren bir yanı da var: 1948’de üniversiteden çıkarılan Behice Boran susturulamadı. Yalnızca kürsüsü değişti.