Üçüncü emperyalist paylaşım savaşına hızla gittiğimiz şu dönemeçte Kıbrıs meselesi yine patlamaya hazır bir hâlde! Adadaki Rum milliyetçileri, 1974 Barış Harekâtı’nın elli ikinci yıldönümünde “Türkler dışarı” sloganları atıyor; Doğu Akdeniz’e sahili olan bütün devletler askerî varlığını artırıyor. Öte yandan Kıbrıs’taki iki tarafta da İsrail sermayesi ve istihbaratı fink atıyor; NATO üsleri İran’ı vurmakta kullanılıyor. Şaşırtmayan tek şey, elbette, Türk solunun, Türk “milliyetçileri” ile beraber, patlamaya hazır bu volkana ilgisiz kalmaya devam etmesi!
Türk solunun geçtiğimiz 60-70 yıllık süreçte tarihî Kıbrıs meselesine nasıl baktığını incelemekte fayda var. Bugün yine emperyalistlerin iştahını kabartan ada, geçtiğimiz yüzyılda da büyük bir nüfuz mücadelesinin göbeğindeydi.
1950’lerde Makaryos, “self-determination” ilkesini benimseyerek Üçüncü Dünyacı harekete katılmıştı. ABD’de kimilerinin “Kızıl Papaz” ve “Akdeniz’in Castro’su” olarak tanımladığı Makaryos, aslında sosyalistti değildi. Pragmatist bir liderdi. Makaryos’un hamlelerini “kurnazca, akıllıc” olarak değerlendiren Nihat Erim, aslında Türk dış politikasında (o tarihte yüz yıldır) hâkim olan Batı ve (Sovyet) Rusya arasındaki “denge politikasını” da “Rumların başları darda iken kullandıkları bir yol” olarak niteler.
Peki, Türkler de meşum Johnson mektubunun ardından bu yola başvurmamış mıdır? Nitekim 6 Kasım 1964’te dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, Moskova’daki mevkidaşı “Bay Nyet” Gromıko’dan destek almayı başarmış ve Sovyetlerin de federasyon tezini benimsemesini sağlamıştır.
1968’e dek Yunan milliyetçiliği güden Makaryos’u güçlü bir sömürgecilik karşıtı dil benimsemeye iten de Türkiye’yi Kıbrıs’a çeken de Britanya’nın kendisi olmuştur. Erim’e kulak verelim:“ Yunanlılar Kıbrıs meselesini bu şekilde yeniden ortaya attıklarında bizim o zamanki hükûmetimiz ve muhalefetimiz konuyla pek ilgilenmediler. Çünkü Lozan Antlaşması’nda biz Kıbrıs’la egemenlik bakımından ilgimizi kesin olarak sona erdirmiştik. Kıbrıs, Millî Misak prensibi içinde de değildi. Bizim bu davada bir isteğimiz olamaz düşüncesindeydiler. Bu davayı Türkiye’ye yeniden mâleden rahmetli Sedat Simavi olmuştur.”
Emin Gürses, son kitabında İngiliz arşivlerine dayanarak 6-7 Eylül olaylarının ardında İngilizlerin olduğunu aşikâr etmiştir. Bağımsız ve Sovyet nüfuzuna girme ihtimali taşıyan bir Kıbrıs fikri karşısında elbette Filistin ve Hindistan’da olduğu gibi halkları karşı karşıya getirmeye oynayacaktır Londra. Makaryos’u bir yere dek desteklemesi, bir noktadan sonra çıkan şiddet sarmalı da tabii ki bugünkü parçalı yapıya sebep olacaktır.
Türkiye’de hükûmet gibi Türk solu da meseleye hazırlıksız yakalanmıştır. Ayrıca ortak bir çizgiye sahip değildi; fakat geniş bir kesim, adanın İngiliz üslerinden ve emperyalist nüfuzdan arındırılmış, Türk ve Rum toplumlarının eşit haklarla yönetime katıldığı bağımsız, tarafsız ve federatif bir devlet olmasını savunuyordu. YÖN ve TİP bu çözümü Türkiye’nin NATO’ya bağımlılığını sorgulamanın da bir aracı olarak görürken MDD çevreleri daha milliyetçi bir dil kullanıyor; Nâzım Hikmet ve TKP ise bir dönem ENOSİS’i sömürgecilikten kurtuluş yolu saydığı için hem Türkiye’de hem Kıbrıs Türkleri arasında tepki çekiyordu. Aydınlık Hareketi başlangıçta bu ortak çerçevenin dışına çıkmadı; fakat Maocu çizgiye yöneldikçe Kıbrıs’ı yalnız yerel milliyetçiliklerin değil, ABD ile SSCB arasındaki emperyalist rekabetin ürünü olarak okumaya başladı.
Türkiye içindeki tartışmalardan uzak durmaya çalışan Mehmet Ali Aybar, kendilerine yönelen tepki üzerine 1964’te TİP’in uzun yıllar devam edecek Kıbrıs politikasını belirler. Rumların emperyalizm karşıtı mücadelesini övmekle beraber federatif, bağımsız, tarafsız bir Kıbrıs’ı savunur TİP. Sonraki dönemde ise daha “millî” bir duruş benimseyerek adadaki kanlı olaylardan Rumları ve Makaryos’u sorumlu tutar.
TİP’in dış politika sorumlusu Behice Boran, 5 Haziran 1965’te yayınladığı bir makalede Makaryos’un Üçüncü Dünyacı yaklaşımının topladığı desteği, Türkiye’nin NATO içindeki konumuna bağlar: “Anglo-Saksonların dümen suyundan hâlâ ayrılamadığımız Millî Kurtuluş Savaşı Türkiye’sinin bağımsız, anti-emperyalist politikasına hâlâ dönemediğimiz için maalesef bugün de […] üçüncü dünya devletleri bizi değil, Makaryos’u tutuyorlar ve Mısır, Kıbrıs’a ağır silahlar gönderiyor.”
Boran, 8 Aralık 1967’de Milliyet’te müzakereler sonuçlanana kadar Türk askerî birliğinin Kıbrıs’ta kalmasını, saldırı hâlinde müdahale kararlılığı ilan edilmesini ve Türkiye’nin, uluslararası garantiler altında bağımsız, tarafsız, askerden ve yabancı üslerden arındırılmış federatif bir Kıbrıs’ı savunması gerektiğini yazar. Bu tezlerine on sene sonra şu şekilde karşı çıkacaktır: Kıbrıs’ın Türk birlikleri de dâhil bütün yabancı asker ve üslerden arındırılmasını, hatta kendi ordusunun da bulunmamasını ister. Buna karşılık nihaî çözüm tasavvurunda güçlü bir süreklilik vardır: bağımsız, tarafsız, uluslararası güvence altında, askersizleştirilmiş ve iki toplumun eşit haklarla birlikte yaşadığı bir Kıbrıs. Yani 1970’lerin sonunda asıl değişen, hedefin kendisinden çok Türkiye’nin askerî varlığına, müdahale politikasına ve Kıbrıs devletinin meşruiyetine ilişkin yaklaşımıdır.
Türkiye’de sol cenah içinde Kıbrıs politikasına ve 1974’teki harekâta en sert muhalefet Aydınlıkçılardan geldi. Harekât’ı “işgal” olarak nitelendirdi ler ve “İşgale nihayet, Kıbrıs’a hürriyet”, “Kahrolsun gerici savaş” gibi sloganları pek çok ilde protesto ve yayınlarda kullandılar.
Aydınlık’ın “NATO Halkımızın Düşmanıdır” kapağıyla çıktığı Eylül 1969’da bugünlerde de aksedebilecek isabetli bir tespit yer almaktadır: “Koca Fransa dikiş tutturamadı, fiilen NATO’dan çıktı… Gâvurun şu lafına bak: Mehmet al şu silahı, git bilmem nerede benim sömürü düzenimi koru. Hayır, o silahı Kıbrıs’ta kullanamazsın. Kendi yurdun için ne çarpış ne öl; ama benim çıkarım için sen öleceksin. Kore’de madalya almış Türk askeri Kıbrıs olayında madalyalarını teker teker Amerikan gâvurunun suratına atmadı mı?”
Emperyalistlerin değil, millî davalarımızın peşinden gideceğimiz günleri hasretle beklerken Kıbrıs’ta hayatını kaybeden Türkleri saygıyla anıyorum.