Napolyon Bonapart’a atfedilen ünlü sözdür:
“Bırakın Çin’i uyusun; eğer Çin uyanırsa dünya yerinden oynayacaktır.”
1 Ekim 1949’da dev uyandı ve bugün dünyayı yerinden oynatmakta. Batı’nın 500 yıllık kanla ve acıyla dolu hegemonyasını yıkmakta. Çoğu Batılı uzmana göre hegemonya kalmadı ya, hoş!
Devleri uyandıran devlerin çağını geçtik. Dünyanın en geniş topraklarına yayılan Rus devini Vladimir İlyiç uyandırdı; Türkiye adlı devi üç asırlık uykusundan uyandırmak ise Gazi’ye nasip oldu.
Bu iki yüce dağı, Asya’da ve sömürgecilerin zulmü altında inleyen diğer kıtalarda pek çok silsile izledi. Herhâlde bunlardan hiçbiri Mao Zedong Yoldaş kadar güçlü bir darbeyle sarsmadı kürre-yi arzı.
Bu devleri uyandıran devler, yalnızca dışarıdaki zalimleri değil, içeride kendi halklarını inim inim inleten çarları, boyarları, sultanları, ağaları ve imparatorları, beylerin saltanatlarını da yerle bir ettiler. Kimisi halkın namlusu ucunda can verdi; kimisi sürgünde, parasızlık içinde kafasına sıktı; kimiyse son Çing imparatoru Puyi gibi halkının sokaklarını temizleyerek kamu hizmetiyle bedel ödedi.
O ne güzel bedeldir!
Bu zelzeleler, gelgelelim, her yerde aynı kuvvetle hissedilemedi. İran’ı, Turan’ı, Arap’ı, Japon’u çile çekmeye devam etti.
Şark’ın büyük şairinin şu beyti ne güzel anlatıyor bu durumu:
“Uyatır halkı efganım, kara bahtım uyanmaz mı?”
Çin halkının kara bahtı uyanalı 77 yıl oluyor. Hem de ne uyanma! Bugün dünyanın en ileri teknolojisine, en müreffeh devletine, en insani şartlarına sahip şekilde yaşıyorlar; o devi uyandıran dev sayesinde.
Ondan öğrenilecek çok şey var. En çok da enseyi karartmamak gerekliliği:
“İnsanlık tarihi, zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına doğru kesintisiz bir ilerleyişin tarihidir. Bu sona erişsiz bir süreçtir. Sınıfların var olduğu her toplumda sınıf mücadelesi daima devam edecektir. Sınıfsız toplumda ise yeni ile eski, doğru ile yanlış arasındaki çatışma mücadele daima devam edecektir. İnsanlık, üretim mücadelesi ve bilimsel deney alanlarında sürekli ilerlerken, doğa da durmaksızın değişime uğrar; hiçbir şey yerinde saymaz. Bu nedenle insan deneyimlerini sürekli gözden geçirmek, yeni keşiflerde bulunmak, icat etmek, yaratmak ve ilerlemek zorundadır. Durgunluk, karamsarlık, atalete kapılma ve hâlinden hoşnut olma düşüncelerinin tümü yanlıştır. Çünkü bunlar ne insan toplumunun milyonlarca yıllık gelişim tarihinin ortaya koyduğu gerçeklerle ne de şimdiye kadar bildiğimiz doğa tarihinin (gök cisimlerinin, yeryüzünün, yaşamın ve diğer doğal olguların tarihinin) gösterdiği gerçeklerle bağdaşmaktadır.