Güney Kore ile ABD arasında yıllardır müzakere edilen OPCON devrine ilişkin tartışmalar yeniden hız kazandı. Ancak bu iki yakın müttefik arasında, OPCON’un ne zaman ve nasıl devredileceği konusunda görüş ayrılıkları var.
Seul yönetimi, Devlet Başkanı Lee Jae-myung‘un görev süresi sona ermeden, yani 2030’a kadar OPCON devrini tamamlamak istiyor. Savunma Bakanlığı, bu hedef doğrultusunda takvimi öne çekmeye çalışıyor. Bakanlık aynı zamanda gelecekte OPCON‘u devralacak subay kadrolarını hazırlamak amacıyla kara, deniz ve hava harp okullarını tek çatı altında birleştirecek kapsamlı bir reform hazırlığı içerisinde.
ABD ise OPCON’un devri konusunda Güney Kore’yle aynı tutum içerisinde olsa da sürecin siyasî takvimle değil, askerî hazırlık seviyesine göre ilerlemesi gerektiği görüşünde. ABD’li yetkililer ve Kore’deki Amerikan kuvvetlerinin komutanlığı, Koreli ortaklarına “Hazır değilsiniz” diyor, füze savunma sistemlerinin tam anlamıyla faaliyete geçmesi, birleşik komuta yapısının sınanması ve Güney Kore ordusunun tüm harekat kabiliyetlerini sahada kanıtlaması gerektiğini tekrarlıyor.
Nedir bu OPCON?
OPCON, yani ‘Wartime Operational Control’ (Savaş Zamanı Harekât Kontrolü) için “Bağımsız bir ülkenin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri” desek abartmış olmayız.
Çünkü bu sistem, savaş çıktığında Güney Kore ve ABD kuvvetlerinin hangi komuta yapısı altında hareket edeceğini belirleyen sistem.
Yani, Güney Kore ordusu barış zamanında kendi komutasında faaliyet gösterse de, savaş ilan edilirse veya büyük çaplı bir çatışma çıkarsa, bu ordu, birlikleri ABD öncülüğündeki Birleşik Kuvvetler Komutanlığı tarafından yönetilen bir orduya dönüşüyor.
Savaş sırasında operasyonların planlanması, kuvvetlerin sevki, hava savunmasının koordinasyonu, harekatın yönetimi… Bu sisteme göre, savaş çıktığında hepsi ABD’li komutanın liderliğinde yürütülüyor.
Bu yapı, iki ülke arasında Kore Savaşı sonrasında kurulan ittifak sisteminin temel taşlarından biri ve kontrolün devrine ilişkin tartışmalar da yaklaşık yirmi yıldır devam ediyor.
Tartışmaların amacı, gelecekte bu komutanlık görevini Güney Koreli bir generalin üstlenmesi ve ABD’nin destekleyici konuma geçmesi.
Yani bütün hikaye, örneğin ülkemizin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecine benziyor. Çünkü söz konusu devrin gerçekleşebilmesi için Güney Kore’nin istihbarat, keşif-gözetleme, füze savunması, komuta-kontrol sistemleri ve ‘Kuzey Kore’nin nükleer tehdidine karşı’ ortak harekat planlarını tek başına yönetebilecek seviyeye ulaştığının doğrulanması gerekiyor.
Dolayısıyla OPCON tartışması, yalnızca iki müttefik arasındaki teknik bir komuta bölüşümünden çok daha fazlası. Aksine, söz konusu yapının kendisi de, devir tartışması da, sunulan şartlar da bir devletin egemenliğini ilgilendiren, egemenlik haklarına doğrudan temas eden konular.
Güney Kore ordusu, ABD’nin de desteğiyle gelişmiş savunma sanayisine ve nükleer silah sahibi olmayan ülkeler arasında en yüksek askeri kapasiteye sahip devletlerden biri.
Ancak bütün bunlara rağmen, bu ülke olası bir savaşta ordusunun nihai harekat kontrolünü halen yabancı bir ülkeye bırakıyor.
‘Güvenlik’ gerekçesiyle öne sürülen bu durum, elbette belirli bir düzeyde ‘caydırıcılık’ sağlıyor. Ancak bu ‘askerî meselenin’ bizzat kendisinin bir siyasî tercih olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Bir ülke, savaş ve barış gibi hayati kararlarda, sürecin merkezinde olamazsa, kendi iradesini tam olarak temsil edemezse, o ülke ne kadar bağımsızdır?
Güney Kore’deki OPCON tartışmasının asıl önemi de burada yatıyor: Mesele yalnızca komutayı kimin vereceği değil, bir devletin kendi kaderi üzerinde son sözü gerçekten söyleyip söyleyemeyeceği…