Hürriyetin Sessiz Kahramanı: Ali Kabuli Bey

Âsâr-ı Tevfik zırhlısının süvarisi ve Bahriye Silahendaz Taburu Kumandanı Binbaşı Ali Kabuli Bey, hürriyetperver fikirleriyle ⅠⅠ. Meşrutiyet devrinin “vicdanlı subayı” olarak öne çıkar. 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) vakasından sonra kendi askerlerinin süngüsünde can veren bu fedakâr komutan, unutulmuş bir direnişin sessiz kahramanıdır.

31 Mart Vakası: Gericiliğin Son Hamlesi

24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinin ardından seçimler yapıldı ve 17 Aralık 1908’de Meclis-i Mebusan yeniden açıldı. Meclis’in açılışından üç buçuk ay sonra, 13 Nisan 1909’da (31 Mart 1325) İstanbul’da büyük bir isyan patlak verdi. Padişahı korumakla görevli Avcı Taburları içindeki alaylı subayların kışkırtmasıyla, onbaşı ve çavuşların önderliğinde askerler sabaha karşı ayaklandı. Bu harekete bazı medrese hocaları, öğrenciler, Meşrutiyet’ten rahatsızlık duyan çeşitli çevreler ve Derviş Vahdeti’nin liderliğini yaptığı İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti de katıldı. İsyancılar, Meclis binasına girerken Adalet Bakanı Nâzım Paşa ile Lazkiye Mebusu Arslan Bey’i öldürdü. Deniz Binbaşısı Ali Kabuli Bey, Yıldız Sarayı’nın bahçesinde linç edildi. Olaylarda hayatını kaybedenlerin sayısı 20’yi aştı. Tanin ve Şûrâ-yı Ümmet gibi ilerici gazeteler basıldı; matbaaları tahrip edildi.

İstanbul günlerce kaos ve otorite boşluğu içinde kaldı. Dönemin İngiliz basını, bu gerici hareketi destekleyen yazılar yayımladı. Nihayetinde Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu, 23Nisan’da İstanbul’a girerek kısa sürede kontrolü sağladı. İsyan bastırıldı, sorumlularyargılandı. 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid tahttan indirildi, yerine V. Mehmed geçirildi. 31 Mart Vakası, Osmanlı’da irticaın son büyük çıkışı; aynı zamanda ilerici bir düzenin kendini savunduğu dönüm noktası oldu.       

31 Mart’ta, dışarıdan gelen ayaklanma seslerine gemisindeki askerlerin kulak kabarttığını gören Ali Kabuli Bey, onları güvertede toplar ve şu nutku çeker:

“Padişah milletle kaimdir. Milletin temini şevket ve ikbali için icap ederse en büyük harekâta bile teşebbüs etmek farizaî zimmetimizdir. Milleti mahvetmek isteyen bulundukta, her kim olursa olsun, bu toplarla kahrına kıyam eylemek boynumuza borçtur.”

Bu sözleri söylerken gözlerinin dolduğu, mürettebatın ise bu “kalbi ve sözü doğru kumandana” duyduğu saygıyla yerlerine çekildiği aktarılır. Bir süre sonra, gemiye gizlice sızan bazı provokatörler, Âsâr-ı Tevfik mürettebatını da kışkırtmayı başarır. Ali Kabuli Bey’in “Padişahı topa tutmaya teşvik ettiği” gibi bir söylenti yayılır ve bu iddia birden isyanın hedeflerinden biri hâline gelir.

Âsâr-ı Tevfik zırhlısı

O vakit Askeri Rüştiye son sınıf öğrencisi olarak bu olayı gözleriyle çok yakından görmüş bulunan Nurettin Peker‘in anlattığına göre, kendisi 15 Nisan 1909 günü mızıka ve mavzer sesleri duyunca birkaç arkadaşıyla birlikte Yıldız Sarayı’na doğru koşar. Bu sırada Âsâr-ı Tevfik zırhlısının bir kısım erleri, kendi süvarileri Deniz Binbaşısı Ali Kabuli Bey‘i, akıllarınca istibdat ve şeriat aleyhindeki davranışlarından ötürü yakalamışlar, Bahriyenin parmaklıklı bir sebze arabasına kapamışlar, Yıldız’a doğru götürmüşlerdir. Bu topluluğa aynı zamanda Kasımpaşa’dan Bahriye Silahendaz Taburu ve Tophane-i Amireaskerleri de katılmıştır. Bunlar arabanın ön ve arkasında mangalar halinde sıralanmışlardır. “Şeriatı kaldırmak isteyen Padişah haini bu nankörü Padişahımız Efendimize götürüyoruz. İdamını istiyoruz.” mealinde birçok sözler ve küfürlerle bağırıp çağırırlarken aynı zamanda havaya silah da atmışlardır.

Asîler “Şeriat isteriz, Padişah hainlerinin cezasını isteriz” şeklinde haykırışlardan sonra üç defa “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırlar ve “Padişah Efendimizi isteriz” seslenişlerini birkaç kez tekrarlarlar. Biraz sonra, Mabeyn Dairesi’nin alt katında ortadaki büyük pencere açılır. Sultan II. Abdülhamid, kenarları kırmızı zırhlı, göğsü çapraz düğmeli siyah kaputun içinde, parlak düğmeli beyaz bir askeri ceket giymiş, başında kırmızı fesi ve sol eliyle kabzasından tuttuğu parlak merasim kılıcı ile görülür. Sağ eliyle selam vererek “Ne istiyorsunuz?” der.

Asker saflarıyla pencere arası 25 adım kadardır. Her kafadan bir ses çıktığı ve asîlerin ne dediği anlaşılmadığı için elebaşlarından üç kişi ileri fırlar. Üç askerden ikisi susar, biri konuşur. Özetle şöyle der:

“Padişahım şeriat isterük. Âsâr-ı Tevfik zırhlısı süvarisi, şeriatı kaldırmak isteyenlerdendir. Baş taret topu ile saray-ı hümayununuzu, kıç taret topu ile Bab-ı Seraskeri’yi topa tutacak ve borda topları ile İstanbul’u yakacak olan Padişah haini, din düşmanını yakaladık huzurunuza getirdik. Ferman padişahımızındır.”

Bunun üzerine Padişah doğrulur ve onlara “Gidin”diye eliyle işaret eder. Sonra arkasında duran redingotlu ve sırmalı musahip ve yaverler ve kumandana yüksek sesle bir şeyler söyler. Mabeynden gelen iki zatın sözlerinden Padişah’ın Ali Kabuli Bey‘i görmek istediği anlaşılır.

Koltuk Kapı’nın iç tarafında bekleyen arabadan, üç beş asker Ali Kabuli Bey’i indirir. Padişahın karşısına geçtiğinde istirhamkâr ama bir o kadar da saygılı bir duruşla selam verir. Bunun üzerine Padişah, “Sizin için ne söylüyorlar, Kaptan Bey?” diye sorar. O sırada Abdülhamid’in gözleri, şaşkınlık ve endişeyle Ali Kabuli Bey’in üzerinde gezinir. Ardından başını hafifçe sola çevirerek arkasını döner.

Asîler ve meydanı dolduran kalabalık, padişahın ne diyeceğini merak ve sabırsızlıkla beklemektedir. Bu sırada Padişahın, arkasındaki resmî zevata dönerek, “Efendiyi alınız, beraber Bab-ı Seraskeri’ye götürünüz; istintak etsinler” diye emrettiği, içeriden Koltuk Kapı’ya gelen ve bu iradeyi kalabalığa tebliğ eden üniformalı üç kişiden anlaşılır. Bu isimlerden biri Sertüfekçi Tahir Paşa, diğeri ise Başmabeyinci Cevat Bey’dir.

Yukarıdan gelen resmî zevat, asileri kışlalarına dönmeleri konusunda uyarsa da, gözleri dönmüş kalabalık dinlemez. Bunlar arasında, tamamen meczup hâle gelmiş beş altı bahriyeli Ali Kabuli Bey’in etrafını sarar. Tophane askerlerinden de bu gruba katılanlar olur. Saraydan gelen yaverler ve kumandanlarla asîler arasında tartışmalar yaşanırken, adeta canavarlaşmış bazı bahriye erleri, “Nereye götürüyorsunuz? Bu hainin cezasını burada vereceğiz! Şeriat haini, din düşmanını vuran sevap kazanır!” diye bağırarak yumruk, tekme ve dipçiklerle saldırıya geçerler. Bu vahşete Mabeynden gelen görevliler herhangi bir şekilde engel olmaz. Ali Kabuli Bey’i muhafaza altında götürmeye çalışırlarken, öfkeden gözü dönmüş, cahil ve mutaassıp askerler kaptana saldırır. Bunların arasında, Rizeli Osmanoğlu Hasan adında uzun boylu, kara bıyıklı, ablak yüzlü bir bahriyeli, dehşet içinde yürümeye çalışan Kaptan’ın önüne atılır. Elindeki tüfeğin ucundaki üç köşeli süngüyle hamle eder. Ali Kabuli Bey bu anda yürümeyi reddeder. Bu yürek parçalayıcı manzara karşısında, “Evlatlarım, yapmayın! Sizi kandırmışlar. Evlâd ü iyâlim var, günahtır. Kumandanınızım ben…” diye yalvarmaya başlasa da, bahriyeli acımasızca süngüyü karnına saplar. Süngünün ucu bir anda girmeyince, demiri sağa sola oynatarak zorla batırır. Ali Kabuli Bey acı iniltiler eşliğinde yere yığılır.

Birbiri ardına inen dipçik ve süngülerle bedeni delik deşik edilir. Kara sakallı, kısa boylu bir bahriyeli, yerde yatan Ali Kabuli Bey’in ayağındaki yandan lastikli vidala ayakkabılarını çıkarır; bir diğeri ise sırtındaki ceketi alır. Ne yazık ki, Ali Kabuli Bey can verdikten sonra bile kudurmuş taassubun alçaklıkları sona ermez. Cesedi yerde yatarken, gözü dönmüş bir grup, mahrem organına bakarak, “Sünnetsizmiş, gâvurmuş!” gibi asılsız ve ahlâksız sözler sarf eder.

Sonrasında ellerini ve ayaklarını bir kuşakla bağlarlar. Tophane askerlerinin yardımıyla cesedi sürüklemeye başlarlar. Yıldız Camii’nin arkasındaki yoldan geçerek ana cadde kenarındaki genç çınar ağaçlarından yedinci ya da sekizincisinin altına getirirler. Burada, Tophaneli bir genç ağaca çıkar ve Ali Kabuli Bey’i bir torba gibi dala asar. Cesedi bu şekilde bırakıp, alay halinde nümayiş yaparak Beşiktaş’a doğru ilerlerler.

Prens Sabahattin ve 31 Mart

Ali Kabuli hakkında Ahmet Bedevi Kuran‘ın İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler adlı eserinde aşağıdaki bilgiyi buluyoruz:

“Askerin isyanı duyulur duyulmaz, Kuruçeşme Karakol Zabiti vaziyetten Prens Sabahattin Bey‘i haberdar etmiştir. Prens, askerlerin Sultan Abdülhamid hakkında alaka izhâr ettiklerini öğrenince hemen istimbota binerek Heybeliada’da oturan Avnullah Korveti süvarisi Enver Bey‘in ziyaretine gitmiştir. Prens, Enver Bey‘le görüşürken Abdülhamid‘in hâl’ini ileri sürmüştür. Enver Bey, böyle mühim bir işi yalnız başına başaramayacağını itiraf ettiğinden diğer harp gemileri süvarileriyle görüşmek üzere Sabahattin Bey‘le birlikte ada önündeki torpidolardan birine binerek Beşiktaş sahillerine demirlemiş bulunan Hamidiye Kruvazörüne gelmişlerdir. Burada hamidiye süvarisiyle görüşülmüş ve neticede Vasıf Bey, İsyan harekâtı, meşrutiyet aleyhine bir cereyan hâlini alırsa diğer arkadaşlarla görüşüp mutabık kaldıktan sonra müştereken Yıldız Saray’ını topa tutar ve yakarız cevabını vermiştir. Bu içtimaa Âsâr-ı Tevfik Süvarisi Ali Kabuli Bey‘de katılmıştır.”

Bu görüşmeden sonra Prens Sabahattin Bey, kalp huzuru ile yalısına gitmiştir. Fakat akşamüzeri gelen haberler çok fena ve istibdadın hortlamak üzere olduğu hissini verir mahiyette idi. Prens Sabahattin Bey bunun üzerine hocası Emin Efendi ve yakın arkadaşı Fazlı Bey‘e İstanbul’da incelemelerde bulunmalarını ve eğer durumda Meşrutiyet aleyhine bir şey sezerlerse hemen Hamidiye Kruvazörüne gitmelerini ve buradakilere, kendisine verilen sözün yerine getirilmesi teklifinde bulunmalarını söyler. Emin Efendi ile Fazlı Bey, Kuruçeşme’den İstanbul’a gelerek gereken incelemeleri yaparlar. Vardıkları netice, askerlerin Abdülhamid lehine nümayiş yaptıkları kanaatini verdiğinden evvelce kararlaştırıldığı biçimde bir istimbotla geç vakit Hamidiye Kruvazörüne giderek Vasıf Bey’e mülâki olurlar.

Ziyaretçileri kabul eden Vasıf Bey, ileri sürülen teklifi dinledikten sonra, “Sabah olsun arkadaşlarla da görüşelim, hemen harekete geçeriz” görüşünü ileri sürer. Fakat isyan şiddetini kaybetmemiş, üstelik Ali Kabuli Bey‘de maiyetindeki askerlerin isyanıyla karşılaştığından evvelce alınan karar, yerine getirilememiştir.

Reşat Ekrem Koçu‘nun da İstanbul Ansiklopedisinde yazdığına göre:

“İsteseydi Abdülhamid’in Ali Kabuli Bey’i âsi askerlerin elinden kurtarabileceği muhakkaktı. Âsâr-ı Tevfik süvarisinin kan lekesi, II. Abdülhamid’in ismi üzerinden silinemez” diyerek sultanın bu trajedideki sorumluluğunu ima eder.”

Vaka sonunda Ali Kabuli Bey’in na’şı, 31 Mart şehitlerinin anısına yapılan Âbidei Hürriyet’e defnedilir. Ali Kabuli vakasında suçlu bulunan 17 er Kasımpaşa’da, Tabur imamı Murat Efendi de Köprü’de asılarak cezalandırılır. (Abanalı Osman Çavuş, Ali Kabuli Bey’i zırhlıdan çıkarıp sebze arabasıyla Yıldız’a götüren Rizeli Enis, sevk ve tahrik eden Divrikli İsmail Çavuş, İnebolulu Yakub Onbaşı, el ve ayaklarını bağlayan Bahriye’de aşçı Ünyeli Mehmet, ilk süngüleyip öldüren Rizeli Osman oğlu Hüseyin, bunlar Bahriyeli oldukları için Kasımpaşa’da asılarak idam edilmişlerdir)

II. Abdülhamidin İthamlar Hakkındaki Cevabı:

II. Abdülhamid, Ali Kabuli‘nin öldürülmesinde parmağı olduğu iddialarına şu sözlerle cevap vermiştir:

 “Ali Kabuli Bey‘in katlinde methalim olduğunu gazetelerde sonradan okudum. Bu iftirayı da nefretle reddederim. Öç almak lâzım gelseydi ve ben de buna tenezzül etmiş olsaydım, Ali Kabuli Bey gibi İnkılâpta dördüncü, beşinci dereceyi bile tutamamış bir suçsuz adamı mı katlettirirdim?”

Ali Kabuli Bey’in torunu Ali Kabuli, Mustafa Baydar ile yapılan bir mülakatta, dedesi ve ailesi hakkında şu bilgileri paylaşmıştır:

“Ailemizin erkek kolu, Karadeniz bölgesinden Cide taraflarından gelmiştir. O bölgede geniş topraklara sahip, oldukça varlıklı iki aileden biriydik. Ailenin ilk büyükleri, savaş zamanlarında sancakla birlikte ordunun ön saflarında yer aldıkları için kendilerine ‘Alemdarlar‘  ya da ‘Bayraktar‘ lakapları verilmiş. Zamanla bu iki güçlü aile arasında rekabet ve geçimsizlik baş gösteriyor ve bu durum uzun süren bir kan davasına dönüşüyor. 19. yüzyılın başlarında, bu kan davası sonucu aile reisimiz yalnızca bir erkek evladı ile kalıyor. Ailenin tamamen yok olmaması için bu evladını yanına alarak İstanbul’a göç ediyor.”

İstanbul’a yerleşmeleri, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, Nizamîye askerlerinin teşkili ve Bahriye Mektebi’nin kurulması dönemine rastlar. Aile reisi, oğlunu yeni kurulan Bahriye Mektebi’ne kaydettirir. Bu oğul okuldan subay olarak mezun olur ve o tarihten sonra ailede erkek evlatların Bahriye’ye katılması bir gelenek halini alır. 31 Mart Vakası’nda şehit edilen Âsâr-ı Tevfik zırhlısının süvarisi Binbaşı Ali Kabuli Bey’in babası da bu bahriyelilerden biridir. Hürriyet-i Ebediye Tepesi‘ndeki anıtın sütununda ismi Ali Kabuli bin Salih Kaptan olarak geçer. Salih Kaptan, büyük dedemizdir. Oğlu ise 31 Mart şehidi Ali Kabuli Bey’dir. Şehit edildiğinde yaklaşık 50 yaşındaydı. Ali Kabuli Bey’in oğlu Mehmet Gafur Bey, benim babamdır. Ayrıca, Dr. Operatör Gıyaseddin Kabuli adında bir kardeşim daha vardır. Dedem, dönemin aydınlarından biriydi ve istibdat rejimine karşıydı. Bu sebeple, II. Meşrutiyet’in ilanını büyük bir sevinçle karşılamıştır. 31 Mart Vakası sırasında yeniden istibdadın hâkim olmasından endişe ettiği için, kumandanı bulunduğu Âsâr-ı Tevfik zırhlısında subay ve erleri toplamış, onlara Meşrutiyet lehine bazı konuşmalar yapmıştır.

Babamın anlattığına göre, isyan hâlindeki askerlerin elindeki bir subayın hayatı, II. Abdülhamid’in sadece bir sözüyle kurtulabilecek durumdaydı. Ancak Padişah, böyle bir müdahalede bulunmamış, aksine sarayın penceresinden verdiği bir işaretle Ali Kabuli Bey’in götürülmesine onay vermiştir. Bu cesareti alan askerler, üzerine hücum ederek kendisini şehit etmişlerdir.

Ali Kabuli Bey’in bu onurlu duruşu, yalnızca sevenlerinin değil, dönemin önde gelen komutanlarının da takdirini kazanmıştır. 31 Mart Ayaklanması bastırıldıktan sonra, Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, orduya hitaben yaptığı tarihi konuşmada onu şu sözlerle yad eder:

            “İşte, bu şühedanın içinde Âsâr-ı Tevfik zırhlısı kapudanı Ali Kabuli Bey de var.”

Ali Kabuli Bey’in hikâyesi, sadece bir dönemin askeri ve politik çatışmalarını değil; aynı zamanda vicdan, sadakat ve fikir uğruna verilen mücadeleyi de temsil eder. Onun adı, Osmanlı’nın son döneminde sessizce parlayıp sönen ama geride büyük bir yankı bırakan yıldızlardan biridir.

Kaynakça:

Mustafa Turan, Taş Kışlada 31 Mart, Aykurt Neşriyat, 1964

Mustafa Baydar, Cumhuriyet Gazetesi, 14 Nisan 1970

Nurettin Peker, Tüfek Omza, Doğan Kitap 2009

Ahmet Bedevi Kuran, İnkılâp Tarihimiz ve Jön Türkler, Tan Maatbaası, 1945

İkinci Abdülhamid’in Hâtıra Defteri, Selek Yayınları, 1960

Genel kategorisinden son haberler

Fazıl Ayanoğlu ve Tarihî Gerçekler I

Okura not: Bu makalede kullanılan belge ve görseller Necdet İşli Arşivi’ne aittir ve yalnızca basılı nüshamızda olup onun üzerinden istifadeye açıktır. Osmanlı devri askerlik
GitEn Üst