Tarihimiz boyunca yetişen on aydınımız varsa Tevfik Fikret, o on aydınımızdan biridir ve şüphesiz ilk beşi arasındadır. Ezilmiş, sömürülmüş, sinmiş, bıkmış, tükenmiş halka zindelik aşılamaya çalışmış, özgür bir ruh vermiştir. Selânikli yetim Mustafa, bir gün Atatürk olabilmişse, bu şanlı dönüşümde Fikret’in dahli büyüktür.
Şiire Batılı anlayışı getirmişliği, notasız bir mûsıkîye benzeyen aruz veznini konuşma diline yaklaştırmışlığı bir yana; o Fikret ki çok namuslu adamdır; bembeyaz bir sayfa gibi aktır. Ömrünce paraya, mala, mülke, sefaya katiyen tamah etmemiş, haksızlıklar karşısında boyun eğmemiş, namus timsali bir şekilde yaşamıştır. Sağcılar ona Mehmet Âkif’i emsal gösterseler de Fikret, kimsenin kanatları altına girmeyişiyle her türlü hamiliği de reddetmiştir. Mûnis Faik’çe söylenecek olursa “Büyük denizlerin ufkunda bir küçük ada…” gibi yaşamıştır.
Bizdeki en elim aydın hastalıklarından millet düşmanlığı, Fikret’te görülmemiştir. Fikret, kendini içinden sıyrılıp zirveleştiği milletten ayrılaştırmamış bilakis onları çürüten ahlâksızlıkla dertlenmiştir. Evlâdıymışçasına halkına ümit vermiştir. Ümitvar oluşu bir bakıma kendini eğleyişidir:
Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten ne kadar nûru kararsa;
Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır!
Hayıflanma, defterinde yazsa da bölüm başılığı o çürük hisse tanımamış; yalnız eleştirmeyiyse asla yareni edinmemiştir. Olması gerekeni aramış; çağın sınırlarını zorlamış, bilimi rehber tutmuştur. “Toprak vatanım, nev-i beşer milletim… İnsan, / İnsan olur ancak bunu iz’anla inandım.” mısraları dilinden çıktığı günlerde ne küreselleşme denilen bir olgu vardı, ne de ırklardan, dinlerden, sınırlardan azade sınırlar… Lakin o, ilerisini görüp; sınırların silindiği, her türlü beşerî ayrımın gözardı edildiği cihanı, dünyası yapmıştır. Çetin Altan’dan değilse, “Fikret yaşadığı devirden çok daha yakındır bugün Türkiye’ye. Bütün Atatürkçüler, bütün ilericiler, bütün sosyalistler Fikret’i satır satır bilmek zorundadırlar. O zaman Türkiye’nin baykuşlarını, yosunlu iskeletlerini ve kendi karşılarına çıkan satılmışlarını daha iyi görüp, daha iyi değerlendireceklerdir.”.
Böyle temiz böyle geniş ufuklu adama reva gördüğümüz muameleyse onu Boğaziçi’nde kendi kendisine hapsetmek, halktan soyutlamak oldu. Baskıcı ⅠⅠ. Abdülhamid’e muhalif Fikret, Napolyon özentisi askerî bir dikta kuran İttihatçılara da yüz vermemişti. Ⅰ. Dünya Savaşı’nın en kızıştığı günlerden birinde, 19 Ağustos 1915’te aramızdan düş kırıklıklarıyla ayrıldı.
Kırk sekiz senelik kısacık hayatında huzur yüzü göstermediğimiz Fikret’i ölünce de rahat bırakmadık. 1962’de defnedildiği Eyüp’ten Aşiyan’a na’şını taşıdık.
Şimdi çoook üzülerek ifade ediyorum ki Tevfik Fikret’in dili eskimiş, kitlesi eksilmiş, en vahimiyse ilkeleri tedavülden kalkmıştır. Onun hayalindeki ülke bugünün Türkiye’sine Plüton kadar uzaktır. Kim bilir, belki de o diyar, Kaf Dağı’nın ardından iç çekerek bizlere bakmaktadır…