Türk tiyatrosunun belleğinde bazı isimler vardır; yalnızca oynadıkları rollerle değil, tanıklık ettikleri zamanlarla da yaşarlar. Ani İpekkaya o isimlerden biri. Çocukluğu 6-7 Eylül’ün gölgesinde geçen, konservatuvar yıllarında Ercüment Behzad Lav ve Ahmet Kutsi Tecer gibi ustaların öğrencisi olan, Genç Oyuncular, Lale Oraloğlu Tiyatrosu, Arena Tiyatrosu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, kurucuları arasında yer aldığı Özel Kadıköy Tiyatrosu‘na gibi tiyatrolarda sahneye çıkan Ani İpekkaya Türkiye’nin tiyatro tarihine yakından tanıklık etti.
Sahne üzerinde geçen onlarca yıl boyunca Brecht‘ten Haldun Taner‘e, Musahipzade Celâl‘den Sabahattin Kudret Aksal‘a uzanan geniş bir repertuvarda yer aldı. “Cesaret Ana ve Çocukları”ndaki unutulmaz performansıyla uluslararası yankı uyandırdı. “Hürrem Sultan”, “Kahvede Şenlik Var”, “Aç Sınıfın Laneti”, “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” ve daha birçok oyunda seyircinin hafızasına kazındı. Ama onun anlattıkları yalnızca tiyatronun değil; İstanbul’un, dostlukların, kayıpların, değişen zamanların ve bir ömrü adanmış sanatın hikâyesi aynı zamanda.
Ani İpekkaya ile çocukluğundan sanat yolculuğuna, unutamadığı anılarından günümüz Türkiye’sine uzanan uzun bir sohbet yaptık.
“Korku duygusunu ilk kez 6-7 Eylül’de tattım”
1- 6-7 Eylül 1955 olaylarını çocuk yaşta yaşadınız. O geceyi ve sizde bıraktığı duyguyu bugün nasıl hatırlıyorsunuz?
Bakırköy Balıkhane’de, denize birkaç metre uzaklıktaki küçük evlerden birinde doğmuşum. O evi çok hatırlamıyorum ama Pancar Sokak 58 numaradaki evimizi bütün ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Beş odalı, iki büyük sofalı, ahşap tavanlı kâgir bahçeli bir evdi. Bahçemizde büyük bir incir ağacı, papaz eriği ağacı ve sarı güller vardı.
O gece kız kardeşim Aznif’le üst kattaki odamızda yatıyorduk. Birden sokaktan gelen gürültülerle irkildik. Ne olduğunu anlayamadığımız, ürkütücü seslerdi bunlar. Pencereden dışarı baktığımızda bir grup gencin sokağa girdiğini gördük. “Nereden başlayalım ulan?” diye bağırıyorlardı. Birinin beyaz mintanı vardı, üzerindeki cam kırıklarını silkelerken hâlâ gözümün önünde.
O sırada mahallemizde oturan Mesude Abla dışarı çıktı. Onlara, “Burası Müslüman sokağı, burada Hristiyan yok. Hergelelere bak be! hadi basın gidin buradan!” diye çıkıştı. O kadar sert ve kararlı konuştu ki gençler geri çekildi. Mesude Abla onların gitmesini bekleyene kadar sokakta durdu. Allah gani gani rahmet etsin ona.
Ama biz çok korkmuştuk. Korku duygusunu ilk kez o gece tattım. Kız kardeşime sarılıp mutfağa indik. Benim için 6-7 Eylül’ün en büyük izi budur: korkuyu öğrenmek. Oysa bizim mahallemizde hayat çok güzeldi. İnsanların birbirini tanıdığı, bayramların birlikte kutlandığı bir yerdi. Yaz gecelerinde sokağa kilimler serilir, yıldızları seyrederek uyunurdu. Ben o gece, o güzel dünyanın bir anda değişebileceğini gördüm.
Daha sonra Beyoğlu’na gittiğimizde kırılmış vitrinleri, yerlere saçılmış eşyaları gördük. Tramvay, Markiz ve Lebon’dan saçılmış çikolataların üzerinden geçiyordu. O görüntüler beni çok derinden sarstı…
“Genç Oyuncular tiyatronun özünü temsil ediyordu”
2- Genç Oyuncular Topluluğu sizin sanat hayatınızda nasıl bir yere sahipti?
Genç Oyuncular gerçekten fenomen bir topluluktu. Bence tiyatronun özünü temsil ediyorlardı. Ben de dikkatlerini çekmiş olmalıyım ki bir anda kendimi aralarında buldum. Aram Gümüşyan, Arif Erkin, Atila Alpöge, Ayla Alpöge, Mehmet Akan, Genco Erkal, Şevket Altuğ, Çetin İpekkaya, Ergun Köknar, Oya Kaynar, Birkan Özdemir, Zeynep Tarımer, Çiğdem Selışık ve Hasan Kuruyazıcı birlikte çalıştık. Bugün onların büyük bir kısmı artık aramızda değil.
Topluluğun başında Atila Alpöge vardı. İlk oyunumuz Georg Büchner‘in Woyzeck’ioldu. O dönem için son derece farklı bir sahneleme anlayışı vardı. Türkiye’de ilk kez denenen mizansendir. Mesela dekor olarak sadece iki iskemle kullanıyorduk. O iki iskemleyi çevirip farklı biçimlerde değerlendiriyor, bütün sahneyi onunla kuruyorduk. Oyuncular da sahneden çıkınca arkada sıraya diziliyordu. Seyircinin alışık olmadığı, deneysel bir tiyatro türüydü bu.
Oyunda Woyzeck’i Ergun Köknar oynuyordu, ben de Marie’yi. Aslında Woyzeck zayıf, kara kuru biri olarak yazılmıştır ama Atila Alpöge bu rolü Ergun’a verdi. Ergun ise iri yapılı ve çok kilolu biriydi. Bu da oyuna farklı bir yorum katıyordu.
Bir sahnede Woyzeck, Marie’yi öldürürken başını yere vurur. Bebek Kız Koleji’nde oynuyoruz; normalde sahneler ahşap olur ama oranın zemini taştı. Ergun benim başımı gerçekten taşa vuruyordu. “Marie öldün mü? Marie öldün mü?” diye diye saçlarımdan tutup başımı yere çarpıyordu. Atila’nın korkudan yüreğine inmişti, “Kızı sahiden öldürecek” diye.
Seyirci büyük bir sükûnet içinde oyunu izliyordu. Çünkü o yıllarda böylesine deneysel bir tiyatro diliyle ilk kez karşılaşıyorlardı. Biz de seyircinin bu yeni anlatımı anlamaya çalıştığını hissediyorduk. Bizim için de önemli bir deneyim oldu bu. Birkaç kez oynandı ve öyle kaldı.
Bir oyunda Mehmet Akan kırmızı bir fular taktığı için “komünizm propagandası yapılıyor” denerek hepimiz savcılığa çağrıldık. Tabii hiçbir sonuç çıkmadı. Ama o dönem tiyatronun nasıl bir baskı altında olduğunu göstermesi açısından unutulmaz bir olaydır.
Genç Oyuncular hiçbir zaman ruh olarak dağılmadı. Ancak çalışmalar uzun süre devam edemedi. Çünkü aileler çocuklarının tiyatrocu olmasını istemiyordu. Bu baskılar onları sanattan koparmadı belki ama içlerinden çok azı tiyatroyu meslek olarak sürdürebildi.
Bu arşivlik röportajın devamı haftaya YÖNELİM’de…