Atilla Özsever Röportajı II

Röportajın ilk bölümünü okumak için tıklayınız.

TRT’den Hürriyet’e, Milliyet’ten Sabah’a uzanan gazetecilik hayatınızda “Emek ve İnsan” sayfası özel bir yere sahip. Ana akım medyada emeği ve işçiyi görünür kılmak için neleri göze almak zorunda kaldınız? Bugün gazetecilerin en büyük sorunu sizce sansür mü, otosansür mü, güvencesizlik mi, yoksa örgütsüzlük mü?

Emek haberleriyle uğraştığınız zaman ister istemez sermaye çevrelerini karşınıza alıyorsunuz hatta görev yaptığınız medyanın patronunun ilişkileri de sizi zorluyor. Ana akım medyada zaman zaman yazılarım sansüre uğradı, kısmen değiştirildi, bazen yayınlanmadı. Mesele Teslim Olmamakta isimli kitabımda bunları detaylı olarak anlatıyorum. Burada kısaca söz etmem gerekirse, şunları söyleyebilirim:

Hürriyet’te “süper emeklilik” ile ilgili bir haberimle bağlantılı olarak doğrudan doğruya haberden kaynaklanmasa da iş akdim fesholundu, yani işten çıkarıldım. Sabah gazetesinde de yaptığım bir grev haberi çarpıtıldı, bir süre sonra gazeteden ayrılmak zorunda kaldım. Nihayetinde Milliyet’te 7 yıl boyunca hazırladığım “Emek ve İnsan” sayfasının yayından kaldırılması üzerine artık gazetecilik görevini layıkıyla yapamayacağıma kanaat getirip ayrılmayı tercih ettim ve akademisyenliğe yöneldim.

Günümüzde gazeteciliğin en büyük sorunu, siyasal iktidarın baskıları, gazetecilerin sadece yaptıkları haberler nedeniyle soruşturmaya tabi tutulması, kimi zaman gözaltına alınıp tutuklanması, yani özetle basın özgürlüğünün kıskaç altına alınmasıdır. Tabii ki bu koşullar, gazetecilerin otosansür yapmasına, bir şekilde gerçekleri aktarırken çekingen davranmasına yol açıyor. Bunun yanı sıra güvencesizlik, işten çıkarılma endişesi, örgütsüzlük, diğer temel sorunları oluşturuyor.    

Gazetecilik, sendikacılık ve akademisyenlik birbirinden farklı işler gibi görünse de sizin hayatınızda hep emek ve insan merkezinde birleşiyor. Bu üç alan birbirini nasıl besledi?

Aslında bu üç alan da birbiriyle ilişkilidir. Gazetecilikte zaten ağırlıklı olarak çalışma yaşamı haberciliği ile ilgilendim. Gazetedeki sendika temsilciliğim, ayrıca bir sendikada uzman olarak çalışmam, doğrudan doğruya emek yaşamıyla ilgiliydi. Akademisyen olarak da çalışma ekonomisi dalında doktora yaptım. Doktora tezimin konusu, medya çalışanlarının sorunları ve basın sendikacılığı idi. Başlangıçtan itibaren dünya görüşüm doğrultusunda bu üç alanda da bir faaliyet göstermeye çalıştım, yani dünya görüşüm hem kişisel yaşamımı hem de meslekî yaşamımı etkilemiştir. Dolayısıyla bu üç alan, dünya görüşüm doğrultusunda birbirini beslemiştir, denebilir. 

Siz “Bu haberi yapmasam ne olur?” diye değil, “Yaparsam neler olabilir?” diye düşünerek gazetecilik yaptığınızı söylüyorsunuz. Bugünün genç gazetecisine bu bakış açısını nasıl anlatırsınız?

Kuşkusuz bir haber yaparken gazeteciliğin evrensel kurallarına bağlı kalıyordum. Evrensel kurallar içersinde kamu yararı da ön planda geliyordu. Kamu yararından kasıt vatandaşın, dar gelirlinin, geniş toplum kesimlerinin çıkarlarını gözeten bir anlayışın dikkate alınmasıdır.

1989-1991 yılları arasında Günaydın gazetesinde çalışırken belediyelerin ve diğer devlet kurumlarının emeklilerin ulaşım sorunlarında ücretsiz bir uygulamaya geçmesi konusunda haberler yaptık. Nitekim yıllar sonra bu tür uygulamalar yürürlüğe girdi. Hürriyet’te çalışırken 1986 yılında demiryolcuların, makinistlerin çok fazla çalışması, fazla mesai ücretlerinin çok düşük olması nedeniyle onların koşullarını dile getiren “Çağdaş kölelik” adıyla haberler yaptım. Makinistler, bu haberlerin yayınlanması ile birlikte normal çalışma sürelerini doldurup fazla mesaiye kalmaksızın iş bıraktılar. Polis, daha sonra makinistlere zorla işbaşı yaptırdı.

Bu şekildeki haberlere devam ettim, zamanın Ulaştırma Bakanı ANAP’lı Veysel Atasoy’la bir söyleşi yapıp makinistlerin sorununu aktarınca fazla mesai ücretlerine zam yapılacağı sözü verildi. Keza bu haber, daha sonra bana ödül kazandırmıştı. Milliyet’te de İstanbul Bankası’nın genel müdürlüğünü yapan Özer Çiller’in bankayı iflasa götürmesi sonucu banka emekli sandığı mensuplarının maaşlarını alamamasını gündeme getirdim. Emekli maaşını alamayan bir emeklinin ilaç parasını ödeyememesi yüzünden vefat ettiğini de yine “Emek ve İnsan” sayfasında işledim. O dönemde (1993-1994) Özer Çiller’in eşi Tansu Çiller başbakandı. Güç durumda kalan banka sandıklarının SSK’ya devredilmesi ve bu banka emeklilerinin maaşlarının SSK tarafından ödenmesi konusunun yasa maddesi haline gelmesi gündem oldu. Fakat Çiller Hükûmeti, bu yasa teklifini TBMM gündeminin son sıralarına koymuştu. Haberlerimiz üzerine 167. sırada olan bu yasa teklifi, 2. sıraya alınıp yasalaştı.

Tabii, bu benim için son derece sevindiriciydi. Maaşlarının ödenmemesi nedeniyle çok zorluk yaşayan bir emekli kitlesinin bu çok önemli sorunu çözülmüş oluyordu. Bu yönde daha birçok olay var. Sonuç itibarıyle gazetecinin kamusal konulara olan duyarlılığı, topluma da önemli bir hizmet sağlamış oluyor. Aynı zamanda da gazetecilik anlayışının bir gereği yerine getiriliyor. Genç gazeteci arkadaşlarımızın bu hassasiyetle hareket etmesini de öneririm.  

12 Mart’ı yaşamış, 1980’i ve sonrasını gazeteci olarak izlemiş, 1990’ların ağır baskı ortamında gazetecilik yapmış birisiniz. Bugünkü Türkiye’ye baktığınızda geçmiş dönemlerle benzerlikler ve farklılıklar açısından sizi en çok düşündüren şey nedir?

Geçmiş dönemlerde, özellikle 12 Mart, 12 Eylül gibi darbe dönemlerinde, o dönemin sıkıyönetim mahkemelerinde hukuk dışı uygulamalar mümkündü ancak yine de bir kanun devleti olarak yasaların lafzı durumlarına önem verilirdi.

Tabii ki haksız tutuklamalar, idam kararları vardı, bununla birlikte mahkemeler yasal mevzuata uygun davranmak zorunda kalabiliyorlardı. Örneğin 12 Mart döneminde Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü davasından yargılanıyordum, hakkımda 12 yıllık hapis cezası öngörülüyordu. Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi bu yönde karar verdi ama dava Askerî Yargıtay’a gittiğinde karar bozuldu ve hakkımızda “delil yetersizliğinden” beraat kararı verildi. Gerçi Askerî Yargıtay bu kararı verdiğinde sıkıyönetim kalkmıştı fakat yine de bir askerî mahkeme kararı söz konusuydu.

Günümüzde ise hukukun, adaletin uygulanmadığı, kanun devleti anlayışının bile terk edildiği bir süreci yaşıyoruz. Yargı tam anlamıyla siyasallaşmış bir durumdadır. Hukuki uygulamalar açısından eski dönemlerle bu dönem arasındaki temel fark budur. Basın ve ifade özgürlüğü de büyük ölçüde baskı altındadır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi gazeteciler, bir sözünden, mesajından, yazısından dolayı gözaltına alınıp cezaevine konabilmektedir. O nedenle demokratik hak ve özgürlüklere, basın ve ifade özgürlüğüne büyük ihtiyaç vardır, bunun mücadelesi verilmelidir.  

Yarım asrı aşan bir mücadele ve meslek hayatınız var. Hiç “Keşke şunu yapmasaydım” dediğiniz bir kararınız oldu mu ya da tam tersine, “İyi ki o gün bunu yapmışım” dediğiniz?

Siyasî ve meslekî yaşamımda, keşke şunu yapmasaydım, dediğim pek bir olay yoktur. Hemen hemen yaşadığım tüm olaylara dünya görüşüm doğrultusundaki siyasî bilinçle yaklaştım, kuşkusuz ufak tefek hatalarım olmuştur fakat yaşadıklarımdan bir pişmanlık duymuyorum. 

Son olarak yine sizin cümlenize dönmek istiyorum: “Direnmek ve umudu kaybetmemek.” Bunca yılın ardından hâlâ umudu nerede buluyorsunuz?

Evet, o sözlerimin arkasındayım. Hâlen umudumu muhafaza ediyorum. Burada umutla ilgili olarak üç değerli insanın özlü sözünden bahsetmek isterim. İki yıl önce kaybettiğimiz Cumhuriyet gazetesinin değerli yazarı, hekim Dr. Erdal Atabek şöyle diyor:

“Umut; karardır. Umut bir karara azimle yürümektir. Bizim umudumuz kararımızdır.”

Alman psikolog ve filozof Erich Fromm’un yaklaşımı da şöyle: “Yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı bir öğe daha vardır: Direnme gücü”.

Şilili şair ve siyasetçi Pablo Neruda’nın da özlü sözü şudur: “Eylem, umudun anasıdır.” Yani bizi umutlu olmaya götüren yol, eylemden, mücadeleden geçiyor. Nitekim insanlık tarihine baktığımız zaman köleci ve feodal düzenlerin, faşist ve dikta yönetimlerinin yıkıldığını görüyoruz. O nedenle insanlık tarihi bize umudumuzu korumamız gerektiğini söylüyor… 

Sertaç Çelik

Sertaç Çelik

Araştırmacı yazar Sertaç Çelik, BirGün, Evrensel, Bianet, Tunceli Emek Gazetesi, Berfin Bahar ve çeşitli kültür sanat sitelerinde yazıları yayımlandı. Temmuz 2026’da Vapur Yayınları’ndan çıkan Sennur Sezer Resim Defteri adlı kitabı vardır.

Kültür Sanata Yönelim kategorisinden son haberler

Öykücülüğümüzün Kaynakları

Başlangıçta yazılı edebiyat öncesindeki masal ve söylence geleneğimizle söylencelere dayanan XIV. yüzyıl sonlarıyla XV. yüzyıl başlarında yazıya geçen Dede Korkut Öyküleri ilk basamağı oluşturur.

Dünya Çeviri Günümüz Kutlu Olsun

Biliyorsunuz, her yıl 30 Eylül, Dünya Çeviri Günü olarak kutlanıyor. Bu vesileyle çeviri dünyasının sorunları ve imkânlarını biraz irdelemek iyi olacaktır; çünkü çözmemiz gereken

Masal Nedir? Kimin İçindir?

Masal; umudun fısıltısının, iyiliğin zaferinin, kır manzaralarının, kahramanlık düşlerinin, ocak başında annenin müşfik sesinden dinlenen hikâyelerin hatırası mıdır? Yahut kusurlarıyla meziyetlerini bir arada taşıyan;

Yaver Zeytinoğlu Röportajı II

“Çalışmayan beyinlere hamallık yapmayın” 6. Altmış yılı aşkın süredir gençlik örgütlerinde görev aldınız, dünyanın birçok ülkesinde gençlerle bir araya geldiniz. Bugünün gençlerine baktığınızda onları

Yaver Zeytinoğlu Röportajı I

Ekonomist, yazar ve eğitim gönüllüsü Yaver Zeytinoğlu; Galatasaray Lisesi ve ODTÜ’den Brüksel’e uzanan yaşam yolculuğunu, eğitime bakışını, toplumsal belleği, kitaplarını ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin
GitEn Üst

Don't Miss