Başlangıçta yazılı edebiyat öncesindeki masal ve söylence geleneğimizle söylencelere dayanan XIV. yüzyıl sonlarıyla XV. yüzyıl başlarında yazıya geçen Dede Korkut Öyküleri ilk basamağı oluşturur. Buna halk edebiyatının, âşık edebiyatının Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı gibi onlarca sevda ve serüven öykülerini eklemek gerekir. Bunlara, Muhammed Hanefi, Hazret-i Ali Cenkleri gibi dinsel kaynaklı serüven öykülerini de katabiliriz. Öte yandan yazarı bilinmeyen başlı başına bir halk yaratısı olan Nasreddin Hoca öykülerini anmadan geçemeyiz. Bu öykü ya da fıkralar ince bir alayın yanı sıra derin bir yaşam felsefesini içerir. Divan edebiyatı metinlerinin çoğunu da öykücülüğümüzün kaynakları arasında sayabiliriz.
Örnek vermek gerekirse Lâmiî Çelebi ile oğlunun Letâif (Şakalar) kitabındaki öyküler Nasreddin Hoca öykülerini anımsatır. Anlatım benzerliğinin yanında birçoğu konu bakımından da aynılıklar taşır. Kaynaklardaki bu iç içe geçmeler, Divan edebiyatındaki bir halk söylencesinden başka bir şey olmayan Leyla ile Mecnun, Hüsrev ile Şirin gibi mesnevileri akla getirmektedir. Divan edebiyatı metinleri arasında Uzun Firdevsî’nin Süleymannâme’si bir serüven öyküsüdür.
Seydi Ali Reis’in Mir’âtü’l Memâlik’i (Memleketlerin Aynası) Hindistan’dan İstanbul’a gelişin serüvenidir. İnanılmaz olaylarla dolu bir denizcilik öyküsüdür. Mehmed Nergisî, Hamse’sinde birçok ilginç öykü anlatır.
Muhayyelât-ı Aziz Efendi’de hayallerle düşlerden yola çıkan öyküler anlatılır. Hamzavî, Hamzanâme ile Kıssa-yı İskender’de birçok ilginç öykü anlatılır.
Bütün bu öykülerden yararlanarak kendi dönemlerindeki olayları yeni bir kurgu içinde anlatan meddah öyküleri de çok önemlidir. Bunlara Battal Gazi Destanı, Danişmendnâme gibi eserler de eklenebilir.
Mercimek Ahmed’in Kabusnâme çevirisi ise dili ve anlatım özelliği açısından Divan nesirlerinin en ilginçlerindendir.
Unutulmaması gereken bir Evliya Çelebi var. 10 ciltlik Seyahatname’si, gerçeğe bakışı, anlatım özellikleri açısından gerçeküstü görüntü ve imgeleriyle bir öyküleme dersi verir adeta.
XV. yüzyıl nesir yazarlarımızdan Şeyhzâde Ahmed’in Erbain-i Subh ü Mesa (Kırk Sabah – Kırk Akşam) adlı bir kitabı vardır. Yazarın II. Murad’a sunduğu bu kitapta padişahın karısı, üvey oğlunu öldürmeye padişahı razı etmek için kırk akşam bir öykü anlatır. Kırk vezir de her sabah ayrı bir öykü anlatarak oğlanın ölümünü ertelerler. Yazarın Binbir Gece Masalları’ndan yararlanarak yazdığı bu kitabın ilginçliği padişahın karısının anlattığı bir öyküyle ilgilidir.
Şeyhzâde Ahmed’in o öyküsü XV. yüzyıl Türkçesiyle şöyledir:
Cihan sarayında bir ulu padişah var idi. Bir gün, katına bir kişi gelip eyitti ki:
-Vallah, ben bir dülbent dokuyam ki helalzâde anı görsün ve haramzâde görmesin!..
Pes padişah aceplendi ve emreyledi kim ol dülbenti kendiye dokuya.
Yiğit şahtan harçlık alıp ve bir dükkâna girip birkaç müddet eğlendi. Bir gün bir kâğıdın ol yanın bu yanın devşirip getirdi ve şahın önüne koyup eyitti:
-Ey şah, üş dülbendi dokudum.
Deyip ol bükülü kâğıdı getirip şahın önünde kodu. Şah açtı, gördü kim kağıttır, andan gayri hiç nesne yok. Kamu duran vezirler ve beyler ol kağıttan gayri nesne görmediler. Şah gönlünden eyitti: gördün mü, ben haramzâde imişim!.. Dahi kamu beyler ve vezirler dükeli bu halden korkup nesne demediler. Pes şah gönlünden eyitti: Bundan artık yoktur ki heman iyi dülbent deyip beğeneyim, dedi. Pes şah eyitti:
-Barekâllah üstada,iyi dülbent! deyü beğendi.
Şah öyle dedikten sonra yiğit eyitti:
-Ey şah, bir üsküf getirsinler, bu dülbendi şaha sarıvereyim, dedi.
Pes bir üsküf getirdiler ve yiğide verdiler. Yiğit kağıdı önüne aldı. Dahi dülbent ucun nice alıp sararlarsa öyle kıldı. Elin iletip getirirdi, amma hiç nesne yoğ idi. Hele ne ise yani ki tamam edip getirip şahın başına urdu. Pes kamu anda olan beyler:
-Mubarek olsun, ey şah! Ne hub, lâtif dülbent olur! deyi yiğide tahsin getirdiler.
Pes padişah durup vezirler ile evine girdiler. Andan şah eyitti:
-Ey vezirler, vallah ben haramzade imişim; zira hiç ben bu dülbendi göremezim! dedi.
Vezirler eyittiler:
-Ey şah, ancak sen mi görmezsin? Vallah, ey şah, biz dahi görmeziz ve hâl nedir, bilmeziz! dediler.
Âkıbet bildiler kim hiç nesne yoğ imiş; heman yiğit, dünyasından ötürü, bunlara bir yük yüklemiştir.
(Cihan sarayında: bir saray gibi olan bu dünyada. Katına: huzuruna, yanına. Dülbent: tülbent, sarık bezi. Helâlzade: helâl olan şeyleri yapan namuslu insanlar soyundan. Haramzade: haram yiyenler soyundan. Pes: sonra, bunun üzerine. Aceplendi: şaştı. Eğlenmek: vakit geçirmek. Üş: işte. Kamu: umum, hep, bütün. Gönlünden eyitti: içinden söyledi. Dükeli: tamamiyle, hepsi. Artık: fazla, başka. Barekâllah: Allah mübarek etsin, ne güzel! Üsküf: üzerine sarık sarılan kavuk veya külâh. Başına urdu: başına giydirdi. Hûb: güzel. Tahsin getirdiler: takdir sözleri söylediler. Durup: kalkıp. Andan: ondan sonra. Dünyasından ötürü: çıkarı dolayısiyle.)
Şeyhzâde Ahmed’den yaklaşık 400 yıl sonra Andersen, Kralın Yeni Giysisi öyküsünü yazmıştır. Bu ilginç rastlantı, ikisinin de aynı kaynaktan yararlandığı anlamına gelebilir. Masalların anonimliğine yorumlanabilir. Yalnız unutmamamız gereken şeyler var: Andersen’in İstanbul’a gelmiş olması. İstanbul üstüne yazılmış bir kitabının olduğunun bilinmesi. Şeyhzâde Ahmed’in bu kitabının Kırk Vezir Hikâyesi adıyla basılmış bulunması. Bu bir örnek. İncelersek bu örnekler çoğaltılabilir belki de.
Bütün bunlara bakarak öykü geleneğimizin çağdaş öykücülüğümüze dil, anlatım, eğretileme, betimleme yönünden özgün bir altyapı oluşturduğunun bilgi ve bilincinde olmamız gerekir.