Mazhar Osman‘la Tevfik Fikret‘in tanışıklığı I. Dünya Savaşı yıllarına uzanır: Genç hekim, Haydarpaşa Askerî Hastanesi‘nde akliye-asabiye mütehassısı olarak görev yaparken, tedavi için gelen ünlü hastalar arasında Fikret de vardır. Ama şairin son günlerine dair en çarpıcı tanıklık, onun eski öğretmen arkadaşı ve dava vekili Ali Ekrem‘in kaleminden, 1926’da Servet-i Fünun‘da yayımlanan bir hatıra yazısından gelir.
Ali Ekrem‘in anlattığına göre Fikret’in tababete karşı tuhaf, neredeyse inatçı bir güvensizliği vardır; hekimlerle alay etmek onda ikinci bir tabiat hâline gelmiştir. Elinde aylarca kapanmayan bir çıban, diş etlerindeki sürekli ağrılar — hepsi şeker hastalığının belirtileridir, ama Fikret bunları görmezden gelir, hatta ilk büyük nöbete tutuluncaya kadar hasta olduğuna bile inanmaz. Ali Ekrem, bunun bir intihar olmadığını, sadece tababete güvenmemek gibi Fikret’e hiç yakışmayan garip bir inadın sonucu olduğunu ısrarla vurgular; sıkı bir perhiz ve doktorun basit tavsiyelerine uyması yeterliyken, şair bunların hiçbirini yapmaz ve genç yaşta bu ihmalin kurbanı olur. Bu, dostunun kalbinde hiç kapanmayacak bir yara olarak kalacaktır.
Hastalık ilerleyip Fikret yatağa düşünce Ali Ekrem çareyi, dönemin en saygın akıl ve sinir hastalıkları uzmanı Mazhar Osman‘ı Aşiyan‘a götürmekte bulur. Ama iş kolay değildir: doktoru Aşiyan‘a kadar getirmek ona neredeyse bir gününü kaybettirmek demektir, bu kaybı nasıl telafi edeceğini, doktora ne teklif edeceğini bilemez — çünkü Fikret’in Şermin‘den kazandığı üç kuruş beş para çoktan tükenmiştir. Yine de “nasıl olsa çaresini bulurum” diyerek doğruca Mazhar Osman‘a gider. Doktorun cevabı beklenmedik bir cömertliktir: “Zahmet ne demek? Tevfik Fikret gibi vatanın iftihar ettiği bir insanın tedavisi bütün etıbba için vicdan borcudur. Ben ondan ücret de kabul etmem.” Tek şartı, ziyaretin bir hekim değil bir dost sıfatıyla yapılması, önce Fikret’in kendisinin rızasının alınmasıdır.
Ali Ekrem‘in Fikret’i ikna etmesi bir süre gecikir. Bu arada şair kendini iyi hissetmeye başlamış, odasında dolaşabilir olmuştur; hırçınlığına da son vermiş, siyasetten hiç bahsetmez olmuştur. İyileşmeye yüz tuttuğu günlerden birinde Ali Ekrem‘e demiştir ki: “Ekrem, ben adeta deli imişim: Neme lazım hükümetin marifetleri, İttihatçıların İtilafçıların melanetleri? Bunları düşüne düşüne kendimi gebertiyordum. Bundan sonra siyasiyata tamamen bigâne kalacağım, gazete bile okumayacağım.” Bu karar Ali Ekrem‘i rahatlatır — sakin bir hayat sürerse şairin iyileşme ihtimali artacaktır. Bu iyimser havada bir gün, İnas Darülfünunu‘ndan sekiz genç kız öğrencisini Aşiyan’a götürür. Pijamasıyla, başında püsküllü fesiyle koltuğunda oturan, hastalıktan zayıflamış ama zarafetini yine de koruyan Fikret, öğrencilerin sorularına neşeyle cevap verir; üçü kalkıp az bilinen ama en güzel şiirlerinden “Dün Gece”, “Şehitlikte” ve “Âşiyân-ı Peder”i okuyunca şair adeta ihya olur, “Beni ihya ettiniz, bana hiç ümit etmediğim kadar saadet getirdiniz” der. Ali Ekrem bunu, Fikret‘in hayatının son mutlu günü olarak anacaktır. O gün yeni çıkan Şermin‘in imzalı bir nüshasını da öğrencilerine hediye eder. Ayrılırken doktorun geleceğini söyler; Fikret önce direnir — parası yoktur, vizite veremez, zaten hasta olmadığını düşünür — ama sonunda arkadaşının ısrarına boyun eğer: “Peki, mademki sen istiyorsun, doktoru al getir.”
Birkaç gün sonra Mazhar Osman‘la birlikte Aşiyan‘a giderler; ama tam o an, umulmadık bir felaket başlar. Odada Fikret’in birkaç dostu şiddetli bir siyasi tartışmaya tutuşmuş bulunmaktadır, doktorun geldiğine aldırmadan konuyu sürdürürler. Az önce siyasetten tamamen elini eteğini çekmeye yemin etmiş olan Fikret, iki buçuk saat boyunca saçları ürpermiş, yüzü kızarmış, gözleri fal taşı gibi açılmış, dudakları titrer hâlde bu münakaşanın ortasında çırpınır durur; sözleri birbirini tutmaz, gah alaycı bir kahkaha atar gah boğuk bir iniltiyle konuşur. Ali Ekrem‘in kalemiyle söylersek, dostları — daha doğrusu “densiz”, yani Fransızcadaki “sans tact” karşılığı olacak kadar inceliksiz bu adamlar — karşılarında bitkin bir hasta değil güçlü bir siyasi rakip varmış gibi ona nüktelerle, alaylarla karşılık verip tartışmayı bilerek uzatırlar. Oysa yanı başlarında, saatlerce böyle bir tartışmayı dinlemeye mecbur bırakılan, ücretsiz gelmiş büyük bir doktor oturmaktadır. Mazhar Osman ise bütün bu süre boyunca tek kelime etmeden, ufak bir sabırsızlık bile göstermeden oturur — ama Ali Ekrem’e göre daha ilk dakikalardan itibaren, hastayı muayene etmeye bile gerek duymadan, yalnız gözlemleyerek onun durumundan umudu kesmiştir.
Tartışma nihayet bitip Fikret bitkin bir hâlde doktoru yanındaki odaya götürdüğünde iş işten geçmiştir. Aşiyan‘dan çıkar çıkmaz öfkeyle “Bu adamın öleceğini bilsem, yüz kere davet olunsam bir daha evine ayak atmam!” diye haykıran Mazhar Osman, ertesi gün Ali Ekrem‘in sorusuna kısaca cevap verir: “Ölecek, hem de birkaç gün içinde!” Nitekim kısa süre sonra Fikret büyük nöbetine tutulur ve 19 Ağustos 1915’te, kırk yedi yaşında hayata veda eder. (Mazhar Osman bu ziyareti yıllar sonra, 1944’te Yeşilay dergisindeki kendi hatırasında biraz farklı anlatacaktır — aynı sahnenin iki tanıkta iki ayrı hafızaya nasıl yerleştiğinin küçük bir örneği.) Ali Ekrem, kara haberi alır almaz Aşiyan’a koşar, Fikret’i ölüm döşeğinde bir kez daha görür; şair onu tanır, donuk gözlerinin mosmor kapaklarını açıp kapayarak ona veda eder. Fikret’in eşi Nazıma Hanım‘ın sonraki ifadesine göre o son anda yanında yalnızca kendisi, kızkardeşi ve Doktor Terziyan bulunuyordu — bu veda sahnesinin tam olarak nasıl gerçekleştiği tarihe küçük bir soru işareti olarak kalmıştır.