Bilgi Çağında Epistemik Teslimiyet

Bilmediğimiz bir şeyle karşılaştığımızda artık durup düşünmüyoruz bile; zihnimizdeki soru, mekanik bir refleksle doğrudan arama kutusuna taşınıyor. Birkaç anahtar kelime yazıp önümüze serilen ilk sonuçlardan birine tıklıyoruz. Bu derece kanıksanmış bir eylemin, insanın bilgiyle kurduğu o eski, sabırlı bağı nasıl tamamen kopardığını ise çoğunlukla gözden kaçırıyoruz.

“Aramak” ile “bir arama motorunda aramak” kesinlikle aynı şey değildir. İlk eylem insanın bilgiye ulaşmak için tarih boyunca kullandığı kadim bir yöntemken; ikincisi yapay bir mimarinin filtrelerinden geçen, onun tarafından sınıflandırılan ve listelenen bir veri tüketim pratiğidir. Aradaki farkı basit bir teknik detaya indirgeyemeyiz; çünkü biz artık sadece bilgi aramıyoruz, algoritmalar tarafından sınırları çizilmiş bir bilgi evreninin içinde hareket ediyoruz. Bize doğrudan neyi düşüneceğimizi dikte etmeyen, fakat neyi görmeye değer bulacağımızı bizim adımıza seçen iktidar, burada devreye giriyor.

Bu iktidarın kökleri ise internetin gelişim sürecine dayanıyor. Ağın ilk dönemlerinde asıl dert bilgiye ulaşmakken, web büyüdükçe, birbirine bağlı milyarlarca sayfa arasından hangisinin daha güvenilir ya da önemli olduğunu ayırt etmek neredeyse imkansızlaştı. Arama motorları da yaşanan kaosa mühendislik tabanlı bir çözüm sunarak yükseldi.

Google’ı zirveye taşıyan PageRank algoritmasını ele alalım. Sistem, web siteleri arasındaki bağları sadece teknik birer link olarak görmedi. Bir sitenin başka sitelerden ne kadar çok referans aldığı, onun dijital dünyadaki saygınlığı ve önemi olarak yorumlandı. Yani internetin altyapısı, toplumsal bir itibar endeksine dönüştürüldü. Artık bir bilginin “önemi” hesaplanabilir bir şeydi. Peki, bu önemi kim, neye göre hesaplıyordu? Dahası, neyin değerli olduğuna karar verme yetkisi kimdeydi?

Lucas Introna ve Helen Nissenbaum, henüz 2000 yılında kaleme aldıkları ortak çalışmada arama motorlarının politik birer düzenek olduğunu savunmuşlardı. Onlara göre bu sistemler bazı web sitelerini sürekli vitrine çıkarırken, bazılarını da sistemli olarak görünmez kılıyor ve internetin toplumsal kullanım biçimini doğrudan manipüle ediyordu. Bugün geldiğimiz noktada bu tespit çok daha hayatî bir anlam taşıyor, çünkü arama motorları artık gerçeklikle aramıza kurulan en temel arayüz olarak değerlendiriliyor.

Tarleton Gillespie, bu arayüzün nasıl inşa edildiğine odaklanarak, algoritmaların sadece ham verileri sıraya dizmediğini, aksine “ilgililik” gibi kulağa son derece masum ve tarafsız gelen bir ölçütü kendi mekanizmalarıyla yeniden ürettiğini söyler. Bu durum bizi ister istemez bir sonucun bizim için neden ve nasıl “ilgili” kabul edildiği sorusuyla karşı karşıya getirir. Önümüze düşen bir içerik kullanıcıya en kestirme yanıtı verdiği için mi en çok tıklandığı veya en güncel bilgiyi sunduğu için mi ilgili sayılır; yoksa arkasındaki şirkete en yüksek reklam gelirini getirme potansiyeli taşıdığı için mi? Bunların hiçbiri tek başına “ilgililik” kavramını açıklamaya yetmez; çünkü ilgi, algoritmalar tarafından teknik olarak tanımlanan, sınırları çizilen ve ticarî amaçlarla hesaplanan toplumsal bir kategoridir. Bir arama motoru önce kendi teknik kriterlerine göre neyin doğru kabul edileceğini tanımlar, ardından onları kendi hiyerarşisine göre sıralar. Biz de önümüze çıkan ilk seçeneğe tıklarız.

Robert Epstein ve Ronald Robertson’ın 2015 yılında gerçekleştirdiği kapsamlı deneysel çalışmalar, arama sonuçlarındaki sıralamaların insan tercihleri üzerinde büyük bir kırılma yaratabileceğini gösterdi. 4500’den fazla katılımcıyla yapılan bu deneyler, manipüle edilmiş arama listelerinin kararsız seçmenlerin siyasî tercihlerini doğrudan değiştirebildiğini kanıtladı. Burada büyük teknoloji şirketlerinin seçimleri doğrudan sabote ettiği gibi büyük bir iddia aramak yersiz olur. Gerçek çok daha sıradan ve bu yüzden çok daha tehlikelidir: insanlar her zaman en üstte duran seçeneğe bakarlar.

Algoritmik sıralama ne düşüneceğimizi doğrudan belirlemese bile, düşüncemizin sınırlarını ve karşılaşacağı alternatif alanları çizer. Örneğin Startpage, Google’ın geniş bilgi evreninden tamamen kopmaz. Kullanıcı ile Google arasına bir gizlilik duvarı örerek sonuçları oradan çeker. Yani sisteme başka bir kapıdan girmenizi sağlar. DuckDuckGo ise popüler kanının aksine tamamen kendi veritabanını kullanmaz; web sonuçlarının büyük bir bölümünü Microsoft’un Bing altyapısından ve kendi geliştirdiği özel örümceklerden (crawler) harmanlayarak sunar. Buna karşın Brave Search ve Mojeek, büyük şirketlerin gölgesinden tamamen sıyrılma iddiasındadır. Kendi bağımsız web dizinlerini (index) inşa etmişlerdir. Abonelik modeliyle çalışan Kagi ise işin içine reklamları sokmayarak arama motorlarının ekonomik temelini tartışmaya açar. Daha radikal bir örnek olan SearXNG tek bir merkeze bağlı olmak yerine, internetteki onlarca farklı kaynaktan gelen sonuçları tek potada eriten açık kaynaklı bir meta-arama altyapısı sunar.

Karşımızdaki tablo, farklı bilgi rejimlerinin savaşıdır. İnterneti kimin taradığı, veriyi kimin dizinleyip sıraya koyduğu, bu çarktan kimin nasıl para kazandığı ve sistemin kullanıcıyı ne kadar izlediği gibi sorular, bizi basit bir araç tercihinden çıkarıp doğrudan teknoloji sosyolojisinin merkezine fırlatır. Nihayetinde tüm bu tartışma, bizim bu arama mekanizmasının arkasındaki çarkların nasıl döndüğü üzerinde ne kadar hak sahibi olduğumuz meselesine düğümlenir. Tam da bu düğüm noktasında, alternatif arama motorlarının pazarlama stratejilerinde mahremiyet ve gizlilik vurgusunun ilk sırada yer alması son derece doğaldır. Çünkü arama geçmişimiz, bizi biz yapan en mahrem alanımızdır; neyi merak ettiğimiz, hangi hastalıklardan korktuğumuz, siyasî eğilimlerimiz, gizli zevklerimiz ve hatta sesli söyleyemediğimiz tüm düşüncelerimiz o küçük arama kutusundan geçer. Arama motorları bu yönüyle modern dünyanın dijital itiraf odalarıdır.

Bu noktada, mahremiyetin tek başına özgürlük anlamına gelmediğini kabul etmek zorundayız. Bizi takip etmeyen ya da verilerimizi satmayan bir arama motoru bizi doğrudan özgür kılmaz; çünkü gözetlemek ile sınıflandırmak tamamen farklı şeylerdir. Bir sistem kişisel verilerinizi hiç toplamıyor olsa bile önünüze sereceği bilgi dünyasını kendi ideolojik veya teknik kategorilerine göre ayırmaya, bazı kaynakları parlatıp bazılarını karanlıkta bırakmaya devam edecektir. Sistem bizi tanımıyor olabilir ama dünyayı bizim için düzenlediği gerçeği değişmez.

Bu yüzden Google’dan DuckDuckGo’ya, Brave Search’e ya da başka bir alternatife geçmek mahremiyet veya teknik çeşitlilik açısından anlamlı olsa da çok daha büyük bir resmin sadece küçük bir parçasıdır. Zaman zaman farklı motorları kullanmak, ilk sonuca teslim olmayıp sonraki sayfalara bakmak birer epistemik özerklik, yani zihinsel bağımsızlık pratiğidir. Demokratik bir toplum sadece insanların özgürce konuşabilmesine değil, neye maruz kalacakları üzerinde de söz sahibi olmalarına ihtiyaç duyar. Arama motorları bize dünyanın kapılarını açıyor gibi görünse de önümüzde hangi kapıların belireceğine de sadece onlar karar veriyor. Bu yüzden her arama eylemi, arka planda o veriyi hizalayan görünmez iradeyle girilen sessiz bir hesaplaşmadır.

Ceren Tunay

Ceren Tunay

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde doktora çalışmalarına devam eden Ceren Tunay, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (Fransızca) bölümü mezunudur. Lisans öğrenimini birincilikle tamamlamış, yüksek lisans derecesini ise yine Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji bölümünden almıştır. Araştırmaları, Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (STS) perspektifinden, eleştirel teknoloji çalışmaları odağında yoğunlaşmaktadır.

Hayata Yönelim kategorisinden son haberler

Antipsikiyatri Haklı mıydı? II

II. Ne Başardı? Yerleşik ruh sağlığı anlayışına isyanın kalıcı ilk izleri mahkeme kararlarında görülmeye başlandı. Kenneth Donaldson, kimseye zararı olmadığı hâlde Florida‘da on beş

Artık Hizmet Etmemeye Karar Verin

Otuz İki Yıllık Bir Ömür Étienne de La Boétie, 1530’da Fransa’nın güneybatısındaki küçük Sarlat kasabasında, hukukçu ve kraliyet memurlarından oluşan bir ailede doğdu. Anne
GitEn Üst

Don't Miss