1929 sonbaharında İçtihat mecmuasında sıradışı bir dizi başlar. Genç bir psikiyatrist hekim, Dr. A. İzzettin (asıl adıyla İzzettin Şadan), Türkiye’de henüz pek bilinmeyen bir yöntemle işe koyulur: psikanaliz. Hedefi, on dört yıl önce ölmüş bir şairdir: Tevfik Fikret. Esin kaynağı bellidir: Freud‘un, Leonardo da Vinci‘yi bir çocukluk anısından ve tuvalindeki bir kartal imgesinden yola çıkarak çözümlediği ünlü deneme.
Şadan da benzer bir cesaretle işe girişir; önce Shakespeare‘i hatırlatır. Hamlet‘i babasının ölümünden hemen sonra yazması, sonra oğluna Hamletadını vermesi — psikanalist Jones‘a göre tesadüf değildir, eserin altında yatan baba husumetinin izidir. Şadan’a göre Fikret de böyle okunmayı hak eden bir vakadır. İşe önce “seciyesi”yle başlar: alıngan, gururlu, müstehzi, kendi fikrine yönelen en ufak itirazı affetmeyen bir adam. Dostu Rıza Tevfik‘in aktardığına göre, davetine beş dakika geç kalmak bile insanı Fikret’in gözünden düşürmeye yeterdi. Bedensel yapısını da gözardı etmez — dönemin moda tipolojisi Kretschmer‘e göre Fikret uzun boylu, geniş omuzlu, “displastik-atletik” yapıdadır; bu bünye psikiyatrik literatürde şizoid mizaçla eşleştirilir. Şadan’a göre Fikret’in soğukluğu, çevresiyle kuramadığı yakınlık, kendini dış dünyadan çekme eğilimi — hepsi bu “şizofrenik-paranoid” örüntünün belirtileridir: gerçeklikten geri çekilme, kendi hayal dünyasında yaşama, çevreyi hor görerek kendini haklı çıkarma. Dönemin bir başka yazarından ödünç aldığı tarifle, bu mizaçtaki insanlar her şeyi yalnız kendi güçleriyle yapma davasındadır; çevrelerine karşı mağrur ve küçümseyicidirler, kimseden bir şey kabul etmezler. Fikret’in Hariciye’den “Ben katil hükümetten para almam” diyerek istifası, sonra Galatasaray’dan tam bir kayıtsızlıkla çekilişi — Şadan için bu örüntünün hayattaki iki somut sahnesidir.
Ama asıl derinlik, çocukluğa indiği yerde başlar. Beş yaşına kadar sert ve sevilmeyen bir babanın gölgesinde, sevgisini oğluna yönelten bir anneyle büyüyen Fikret, on iki yaşında annesini kaybeder. Şadan’a göre bu kayıp çocuğun libidosunu — duygusal-cinsel enerjisini — başka mecralara yönlendirir: çocukluğun yaramazlığı, hatta hayvanlara karşı gösterdiği sertlik yerini disipline, düzene, derslere gösterilen aşırı titizliğe bırakır. Cinsel merak bilgiye, öğrenme aşkına dönüşür; baba figürüne duyulan korku ve öfke bastırılır ama yok olmaz, ileride nazırlara, hükümete, Abdülhamid‘e yönelecek bir isyana dönüşmek üzere beklemeye alınır. Düzenli, titiz, inatçı bir öğrenci olması — Şadan’ın “anal-erotik” dediği karakter özellikleri — bu bastırmanın izidir. On iki yaşında, henüz şairliğe çok uzakken “Fikret” mahlasını seçmesi bile, ona göre öğretmeninin oğlu Abdurrahman‘a duyulan gizli bir özdeşleşmenin izidir. Annesinin yerini alan yengesi de sevilir, ama Şadan’a göre bu sevgi asla ilk kaybın yerini tam dolduramaz; libido, tatmin bulamadığı bu boşlukta yeni bir mecra arayışına devam eder.
Yetişkinlikte örüntü tekrarlanır: Fikret evlendiğinde eşine “ninem” diye seslenir; Şadan bunu anne figürüne duyulan bağlılığın sürdüğünün kanıtı sayar. Bu bağlılığın bir başka izi, şiirlerinde kadının hemen hiç somutlaşmayan, hep muğlak ve neredeyse ulaşılmaz bir hayal olarak kalmasıdır — Şadan’a göre gerçek kadın, hâlâ anneye bağlı kalan bir sevgiyle asla tam olarak yer değiştiremez. Öğretmenliğe duyduğu tutku da aynı köke bağlanır — bastırılmış baba-oğul çatışması, artık öğrenci-öğretmen ilişkisinde yeniden ve zararsız biçimde sahneye çıkar. “Aşiyan-ı Peder” gibi şiirlerinde baba imgesiyle kurduğu gergin ilişki, bu çatışmanın edebiyata sızmış hâlidir. Fikret’in eserlerindeki çelişkiler — “Hasan’ın Gazası”nda vatanperver, “Kılıç”ta militarist, “Tarih-i Kadim”de enternasyonalist, sonra dinsiz görünmesi — Şadan için hastalık değil, aynı ruhun farklı yaşam evrelerinde farklı cepheler açmasıdır; psikanalizin diliyle “ambivalans”tır.
Balkan Savaşı’nın yıkımı çocukluğun eski yaralarını tazeler ve “Ey Taş” şiiri doğar — Şadan’a göre bütün bu iç çatışmanın en yoğunlaştığı metin. Son yıllarında yazdığı çocuk şiirleri, Şermin, ise doğrudan bir gerileme (regresyon) örneğidir: yetişkinliğin acılarından kaçıp çocukluğun güvenli, kedersiz dünyasına sığınma. Şadan burada da bir imgeye tutunur: Fikret, tıpkı Leonardo’nun tuvallerindeki kartal gibi, çevresinden tamamen uzaklaşarak kayalara — Aşiyan’a — çekilen, kanat ve gaga darbesini esirgemeyen mağrur bir yaratık hâline gelmiştir.
Sonuçta Şadan, Fikret’i Leonardo’ya benzer bir vaka olarak sunar: hayatı psikanalizin henüz doğmadığı bir kültürde geçmiş olsa da, eseri tam da Freud’un tarif ettiği mekanizmaların izini taşıyan, “klasik” denecek kadar temiz bir örnek.
Bu iddialı okuma psikiyatri camiasında sessiz kalmaz. İlk itiraz Necati Kemal‘den gelir: bir öğrenciyken tüberküloz dersi alanların her öksürükte verem görmesi gibi, Şadan’ın da yeni öğrendiği kavramları her yerde aradığını, hiç muayene etmediği ölü bir şairi kitabî bilgiyle teşhis etmenin bilim değil tahmin olduğunu yazar. Şadan boş durmaz: Freud‘un da Leonardo‘yu, Kretschmer‘in de hiç tanışmadığı Robespierre‘i aynı yöntemle çözümlediğini hatırlatarak, uygulamalı psikanalizin klinik muayeneden bağımsız, meşru bir yöntem olduğunu savunur. Tartışmaya bu kez İhsan Şükrü dâhil olur; ama cepheyi genişletir — Freudizmin bütününü sorgular, ruhsal olayları açıklamakta işe yarasa da akıl hastalıklarının tedavisinde faydasız kaldığını öne sürer. Üç sesin bu çapraz ateşi, psikanalizin Türkiye’ye henüz yeni giriyorken ne kadar tartışmalı karşılandığının küçük ama canlı bir fotoğrafıdır.