Mekke Anlaşması ve Çerçeve Yasa arasındaki yol…
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de hükümetin yeni siyasi yönelimiyle bağlantılı olarak birbirini tamamlayan iki gelişme yaşandı; Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması ve Meclis’ten geçen Çerçeve Yasa…
Mekke Anlaşması: ABD’nin yeni stratejisiyle uyumlu bir adım…
Hükûmetin, dış politikada 2015’te hız kazanan ve son yıllara kadar devam eden Batı ve Doğu arasındaki kontrollü “denge politikası”ndan vazgeçtiğini ve ABD/NATO’yla ilişkilere ağırlık veren bir yola girdiğini gösteren olgular var:
1. ABD/İsrail’in komşumuz İran’a karşı giriştiği savaşta izlenen “tarafsız” ve “arabuluculuk” temelli yaklaşım,
2. Ukrayna’yla geliştirilen ilişkiler ve Rusya’ya belli konularda koyulan mesafe,
3. ABD’yle ikili ilişkilerde verilen taahhütler; kapsamlı ve uzun vadeli LNG Anlaşması, F-35 projesine dönüş hazırlıkları, Suriye’de ABD ve Türkiye arasında süren işbirliği, hükûmete yakın gazetecilerin gündeme getirdiği s-400’lerin başka bir ülkeye devri konusu vb…,
4. Hükûmetin, Ankara’da düzenlenen zirvede ABD’nin liderlik ettiği NATO’ya yönelik eşgüdümlü açıklamaları ve bu yönde atılan adımlar (Türkiye’de konuşlandırılan Patriot’lar, Boğazlar başta olmak üzere çeşitli noktalarda NATO’yla angajmanların genişletilmesi vb…),
Listeyi uzatmak mümkün…
7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Anlaşması’nı hükûmetin bu yeni yönelimi çerçevesinde değerlendirildiğinde bir anlam kazanıyor.
Diğer yandan bu anlaşmayı tam anlamıyla değerlendirebilmek için ABD’nin Batı Asya’ya yönelik stratejisindeki değişiklikleri de göz önünde bulundurmakta yarar var.
ABD, Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın ağzından defalarca duyurduğu gibi Batı Asya’ya yönelik doğrudan kontrolden çok bölgede kendine yakın gördüğü devletlere hareket alanları açarak bölge üzerindeki etkisini sürdürmeye yönelik bir stratejinin içerisine girmiştir.
ABD, bu çerçevede, Ankara başta olmak üzere, bölgede yakın ilişki içerisinde olduğu hükûmetlerle ilişkileri geliştirmek adına PKK/YPG ve benzeri etnik, dinî terör örgütlerine yönelik desteğini – en azından bir süreliğine – sınırlandırmıştır.
Bu hamleyle paralel olarak ABD, bölgede “müttefik” olarak tanımladığı ülkelere yönelik esnek diyebileceğimiz bir yaklaşıma yönelmiş ve bu ülkelerin bölgedeki hareket serbestisine – ABD çıkarlarıyla doğrudan çelişmediği sürece – doğrudan cephe almayan ve hatta çıkarlarıyla uyuştuğu ölçüde destekleyen siyasetler izlemektedir.
ABD açısından buradaki kırmızı çizgi, söz konusu hamlelerin ABD/İsrail’in bölgedeki çıkarlarını doğrudan hedef almaması ve yine bu doğrultuda, bölgede birincil düşman olarak gördüğü İran’ı kuvvetlendirecek adımlar olmamasıdır.
ABD’nin Batı Asya konusundaki strateji değişikliği, hegemonyasının zayıflamasının ve çok kutupluluk eğiliminin dünyanın tamamında olduğu gibi Batı Asya ülkeleri arasında kuvvetlenmesinin bir sonucudur.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, ABD’nin bölgeyi yönelik yeni yönelimiyle bir çelişki oluşturmamaktadır.
Anlaşma, İsrail’e yönelik bir tehdit oluşturmamaktadır.
Anlaşmanın taraflarından Suudi Arabistan, Babülmendep Boğazı üzerinden ABD/İsrail’in çıkarlarını tehdit eden ve İran’la iyi ilişkilere sahip Husilerle savaş içerisindedir.
Anlaşmanın diğer imzacısı Pakistan, belli konularda denge arayışında olsa da ABD’nin etkisini üzerinde hissetmektedir.
Anlaşmaya bu açıdan bakıldığında Soğuk Savaş döneminde, ABD ve Birleşik Krallık’ı da içine alan 1955 tarihli Bağdat Paktı’yla Mekke Anlaşması arasında benzerlikler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Elbette dönemler farklıdır… Bugün Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bölgedeki “müttefikleri” üzerinde ABD’nin tam kontrolden bahsetmek mümkün değildir… Tam da bu nedenden ABD, “müttefikleri”ne yönelik esnek diyebileceğimiz siyasetlere yönelmiştir. Bu çerçevede Vaşington, ABD ve İsrail’e cephe almadığı ve İran/Rusya/Çin’in bölgedeki çıkarıyla uyumlu olmadığı sürece “müttefikleri”nin yeni ittifaklar dahil, attığı adımlara yönelik esnek bir yaklaşım izlemektedir.
Bölgedeki gelişmeler, Çerçeve Yasa ve Amerikan tuzağı
Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmesiyle paralel olarak ABD, bölgede kara gücü olarak kullandığı PKK/YPG terör örgütlerine desteğini sınırladı ve Şara hükûmetini desteklemeye yöneldi. Aynı dönemde PKK/YPG’nin “siyasî bir çözümle” Şam’daki merkezî hükûmete eklemlenmesi gündeme geldi.
Bu yönelim, Türkiye’de iktidarın Suriye politikasıyla uyumluydu. Ve ABD’yle ilişkilere yeni bir ivme kazandırdı.
Ortaya çıkan bu yeni durumla paralel olarak Türkiye’de “açılım süreci” tekrar gündeme geldi. Zamanlama önemlidir…
Bu sürecin Suriye ve bölgedeki gelişmelerle bağlantılı olduğu aşikardır.
ABD önce Suriye’deki yönetimi düşürmüş… Sonrasında Suriye, Lübnan, Irak, Yemen ve bölgenin genelinde İran’la bağlantılı grupları hedef almış ve nihayetinde Tahran’a saldırmıştır.
Vaşington, bir yandan İran’a saldırırken diğer yandan bölgedeki diğer ülkelere Tahran’daki yönetimin düşmesi hâlinde ortaya çıkacak olan “boşluğu” doldurma havucunu sunmuştur.
Bu çerçevede Vaşington, özellikle Türkiye’yle ilişkilerini güçlendirmeye yönelik hamlelere yönelmiş ve en azından – tavizler de dahil olmak üzere – Ankara’yı İran konusunda “tarafsız” kılacak siyaset izlemiştir.
Trump’ın Türkiye’de hükûmeti öven açıklama ve adımlarının arkasında bu gerçek vardır.
ABD’nin PKK/SDG’ya desteğini sınırlandırması ve Türkiye’deki yeni açılım sürecine destek vermesi de bu planın bir parçasıdır.
Vaşington, Türkiye’de iktidara İran’da yönetimin düşmesi halinde boşalacak alanlarda hareket serbestisi vadetmektedir… Ve yine bu plan dahilinde, Türkiye’nin bölgedeki Kürt nüfusa hamilik edebileceği bir proje önermektedir.
Bu proje yeni değildir.
Daha önce farklı şekillerde Irak konusunda Turgut Özal yönetimine ve ilk açılım sürecinde AKP’ye önerilmiştir…
Ve tam olarak bu noktada Mekke Anlaşması ve Çerçeve Yasa arasında uzanan bir yol vardır.
ABD, Irak ve Suriye’ye saldırırken ve öz itibariyle İsrail’e hareket alanı açarken Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerini ikna etmek için kullandığı “boşalacak alanı siz doldurursunuz” yalanını bugün İran üzerinden bir kez daha tedavüle sokmuştur.
ABD, kısa vadede “büyümeyi”, uzun vadede ise “küçülmeyi” “yeni alanlar kazanma ve etki arttırma” ambalajı içerisinde Türkiye’ye dayatmaya çalışmaktadır.
Irak ve Suriye konusunda yapılan hataların neden olduğu siyasî, ekonomik ve demografik bedel ortadayken, bugün yine ABD’nin planlarına teslim olmanın bedelinin ağır olacağı açıktır.
Kaldı ki dünya değişmektedir…
ABD, İran’a diş geçirememiştir.
ABD’nin bölgedeki karakolu İsrail, izole olmuş ve krizlerle boğuşan bir durumdadır.
Küresel anlamda çok kutupluluk eğilimi kuvvetlenmektedir.
Böylesine bir durumda Türkiye’nin geleceğini ABD’ye bağlamaya çalışmak, çözümsüzlükte ısrardan ibarettir.