Afrika’nın Sinematik Direnişi ve Sankara’nın Ölümsüz Gölgesi

Afrika toprakları, asırlar boyunca Batı imparatorluklarının ham madde deposu, insan kaynağı yağması ve jeopolitik oyun sahası olarak görüldü. Fakat bu kadim coğrafyanın trajedisi kadar büyüleyici olan bir başka husus, bu tarihsel sömürünün beyaz perdeye aktarılma biçimi.

Dünya sineması, Afrika’daki sömürgecilik ve neo-kolonyalizm gerçeğiyle yüzleşirken tek bir üsluba sığınmadı. Büyük bütçeli gişe devlerinden bağımsız yapımcıların minimalist kamerasına, hakikatin çıplaklığını sunan belgesellerden Üçüncü Dünya Sineması’nın devrimci çığlığına kadar uzanan geniş bir yelpazede bu trajediyi işledi. Bu sinematik külliyat, sadece geçmişin hesabını sormakla kalmayıp bugün hala devam eden ekonomik ve kültürel bağımlılık ilişkilerinin de aynası haline gelmiştir.

Geniş kitlelere ulaşan gişe filmleri, Afrika’daki sömürüyü genellikle Batılı kahramanların gözünden ya da bireysel dramlar üzerinden trajik bir dekor olarak kurgulamayı tercih etmiştir. Edward Zwick’in Blood Diamond (Kanlı Elmas) filmi, Sierra Leone’deki iç savaşı ve elmas ticaretinin ardındaki küresel sömürü ağını dev bir prodüksiyonla gözler önüne sererken; Hotel Rwanda, Ruanda Soykırımı’nın ortasında Batı’nın sessizliğini ve sömürge geçmişinin bıraktığı etnik tahribatı yüzümüze çarpar. Kevin Macdonald’ın The Last King of Scotland filmi ise Birleşik Krallık’ın Uganda üzerindeki emperyalist gölgesini ve diktatörlüklerin arkasındaki kolonyal parmak izlerini dramatik bir gerilimle işler.

Bu yapımlar, ana akım seyirciyi sömürünün sarsıcı yüzüyle tanıştırmada başarılı olsa da çoğu zaman oryantalist bir bakışın ve “beyaz kurtarıcı” anlatısının tuzağına düşmekten tamamen kurtulamamaktadır.

Buna karşılık, bağımsız yapımlar ve sarsıcı belgeseller sömürgeciliğin ruhsal ve toplumsal yıkımını katman katman açmaktadır. Ousmane Sembène’in sinema tarihine altın harflerle yazılan bağımsız başyapıtı La Noire de… (Siyah Kız), Fransa’ya götürülen genç bir Senegalli kadının yaşadığı görünmez köleliği ve psikolojik yabancılaşmayı anlatırken sömürgeciliğin aslında sınırları aşan zihinsel bir hapishane olduğunu kanıtlamakta.

Belgesel alanında ise Göran Olsson’un, Frantz Fanon’un metinlerinden yola çıkarak hazırladığı Concerning Violence, 1960’lar ve 70’lerdeki Afrika kurtuluş mücadelelerinin arşiv görüntüleriyle emperyalizmin şiddetini tüm çıplaklığıyla belgeler. Hubert Sauper’in  Darwin’s Nightmare (Darwin’in Kâbusu) belgeseli ise Viktorya Gölü çevresindeki balıkçılık sanayisi üzerinden modern sömürgeciliğin, yani küresel kapitalizmin Afrika doğasını ve insanını nasıl iliklerine kadar emdiğini tokat gibi çarpar yüzümüze.

Bu yapımların dünya sinema tarihindeki yeri tartışılırken Üçüncü Dünya Sineması kavramını ve bilhassa 1960’larda Latin Amerika’da doğup Afrika’ya yayılan “Üçüncü Sinema” (Third Cinema) manifestosunu anmak gerekir. Üçüncü Dünya Sineması, Hollywood’un eğlence odaklı “Birinci Sinema”sına ve Avrupa’nın bireysel/sanatsal “İkinci Sinema”sına bir başkaldırıdır. Sinemayı bir eğlence aracı değil, anti-emperyalist bir mücadele ve siyasî bilinçlenme silahı olarak görür. Gillo Pontecorvo’nun La Battaglia di Algeri (Cezayir Bağımsızlık Savaşı) ve Ousmane Sembène, Med Hondo, Souleymane Cissé gibi Afrikalı yönetmenlerin eserleri Üçüncü Dünya Sineması’nın tam kalbinde yer alır. Bu filmler, sömürgeciyi “medeniyet getiren” değil, işgalci; sömürgeleşeni ise pasif bir kurban değil, tarihsel kaderini eline alan bir direnişçi olarak konumlandırır.

Sinemanın kurumsal ve Batı merkezli zirvesi sayılan Akademi Ödülleri (Oscar) nezdinde Afrika’daki sömürü ve sömürge sonrası süreçleri işleyen filmlerin kaderi ise oldukça çelişkili bir yapıdadır. Hollywood, kendi ürettiği ya da Avrupalı müttefiklerinin imza attığı Afrika temalı filmleri sıkça ödüllendirmiştir; Out of Africa (Benim Afrika’m) veya Gandhigibi filmler bunun tarihsel örnekleridir. Fakat Afrika ülkelerinin kendi yerel dillerinde ve kendi bakış açılarıyla çektikleri filmlerin “En İyi Uluslararası Film” (eski adıyla “Yabancı Dilde En İyi Film”) kategorisindeki başarısı oldukça sınırlı kalmıştır. Bu alandaki en tarihi kırılma, 1969 yapımı Cezayir üretimi Z filminin (Costa-Gavras) kazandığı ivme ve hemen ardından 1976’da yine Cezayir yapımı olan, sömürgecilik karşıtı destansı yapıt Chronique des Années de Cendres (Küller Yıllarının Kroniği) ile alınan uluslararası başarıdır. Son yıllarda ise Güney Afrika yapımı Tsotsi (2005) gibi yapımlar ödülü kucaklamış olsa da Akademi mekanizması Afrika’nın özgün direniş sinemasından ziyade Batı standartlarına ve sinemasal diline yakın duran hikayeleri taltif etme eğilimindedir.

Afrika’nın sömürgecilik karşıtı mücadelesinde sembolleşen en parlak, en trajik ve en ilham verici figürlerden biri şüphesiz Burkina Faso’nun efsanevî lideri Thomas Sankara’dır. “Afrika’nın Che Guevara’sı” olarak anılan Sankara; ülkesinin adını Yukarı Volta’dan “Onurlu İnsanların Ülkesi” anlamına gelen Burkina Faso’ya çevirmesi, Fransız neo-kolonyalizmine kafa tutması, dış borçları reddetmesi, kadın haklarında devrim yapması ve lüksü reddeden mütevazı yaşamıyla hafızalara kazınmıştır. Ne yazık ki bu büyük devrimci lider, uzun yıllar boyunca ana akım biyografi sineması tarafından görmezden gelinmiş, hikâyesi Hollywood gibi dev endüstrilerin ticarî radarına takılmamıştır.

Buna karşın Thomas Sankara’nın mirası bağımsız sinema ve belgesel dünyasında hak ettiği derin karşılığı bulmuştur. Bu konudaki en nitelikli ve kapsayıcı yapım, Christophe Cupelin’in yönettiği 2014 yapımı Captain Thomas Sankarabelgeselidir. Film, Sankara’nın 1983-1987 yılları arasındaki iktidarı boyunca kayıtlara geçen nadir arşiv görüntülerini, konuşmalarını ve radyo kayıtlarını muazzam bir kurguyla bir araya getirir. Cupelin’in çalışması, Sankara’yı sadece siyasî bir figür olarak değil; retorik dehası, anti-emperyalist duruşu, vizyoner iktisadî hamleleri ve trajik sonuna adım adım yürüyen bir idealist olarak resmeder.

Bir diğer önemli çalışma ise Robin Shuffield imzalı 2006 yapımı Thomas Sankara: The Upright Man (Onurlu Adam) belgeselidir. Bu belgesel de Sankara’nın Fransız emperyalizmine ve Dünya Bankası politikalarına karşı açtığı savaşı, yakın arkadaşlarının ve tanıkların anlatımıyla derinlemesine inceler.

Thomas Sankara’yı doğrudan merkezine alan kurmaca dev bir biyografi filmi henüz çekilmemiş olsa da onun gölgesi ve fikirleri sömürge sonrası Afrika sinemasının pek çok bağımsız yapıtında yaşamaya devam eder. Sankara’nın sinemaya verdiği stratejik önem düşünüldüğünde bu durum ayrı bir anlam kazanır; zira kendisi Afrika’nın en büyük sinema festivali olan FESPACO’yu devlet eliyle desteklemiş ve “kendi hikâyesini anlatamayan bir halkın başkalarının kölesi olacağını” savunmuştur. Bugün Sankara belgeselleri, Üçüncü Dünya Sineması’nın ruhunu yaşatan, sömürüye karşı söylenmiş en berrak sinematik şarkılardır.

Dünya sinemasında Afrika topraklarındaki sömürüyü anlatmak, sadece geçmiş bir tarih kesitini perdeye yansıtmak anlamına gelmez. Gişe filmlerinin popülist trajedilerinden bağımsız sinemanın sarsıcı estetiğine, Üçüncü Sinema’nın devrimci barikatlarından Sankara’nın dik duruşunu belgeleyen yapıtlara kadar her örnek, perdenin arkasındaki güç ilişkilerini de açık eder. Sinema, Afrika için hem bir sömürge nesnesi hem de bir özgürleşme aracı olmuştur. Batı yapımları sömürünün vicdan azabını estetik bir seyirliğe dönüştürürken; Afrika’nın kendi öz sineması ve Sankara gibi liderlerin belgesel mirası, kolonyal hafızaya karşı direnmenin en güçlü mevzisi olmaya devam etmektedir.

Gökşen Aydemir

Gökşen Aydemir

Gökşen Aydemir sinema yazarı, editör ve Türkologdur.

Sinemaya Yönelim kategorisinden son haberler

33. Adana Altın Koza İzlenimleri

Bu yıl basın mensubu olarak yer aldığım 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, sinemamız adına hem heyecan verici yenilikleri hem de kronikleşmiş organizasyonel
GitEn Üst

Don't Miss