Soytarılar, Palyaçolar… İzinli Deliler

Bir çift zar gibi bana baktınız

Ben kaybettim siz kazandınız

Bu yüzden hüzünlüdür yüzüm resimlerde

Cebimdeki son kahkahayı da aldınız

Palyaço-Ayhan Kırdar

Bir varmış bir yokmuş… Hem yokmuş hem çokmuş. Çok olan yokmuş, yok olan çokmuş. Kiminin her şeyi varmış, ama hiçbir şeyi yokmuş. Kiminde de hiçbir şey yokmuş, ama her şey çokmuş. Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde dünyanın dört bir köşesinde müthiş bir kuraklık başlamış. Ortaasya’nın steplerinden Hindistan’ın ovalarına, Afrika’nın ormanlarından Anadolu kıyılarına büyük bir kuraklık afeti başgöstermiş. Başını göstermeden önce parmağının ucunu, elini, kolunu filan da göstermiş, ama pek aldıran olmamış.

Yerküre ısınmış, sanki altında odun sobası yanıyor. Denizler ısınmış, göller ısınmış. Nehirler, ırmaklar kurumaya başlamış. Hatta dereler bile kurumuş. Ne yağmur ne kar ne dolu… Gökyüzü bomboş, bulutlar bile geçmez olmuş.

Güneş tepede şöyle bir belirdi mi insanlar, insancıklar yere vuran gölgelerin üstüne pıt pıt düşmeye başlamışlar. Anlayın kuraklığın hâl ve gidişini; insanda gölgesini bile taşıyacak hâl kalmamış. Tarlalarda başaklar, tepelerde çiçekler boyunlarını bükmüş. Küre, ha babam de babam ısınıyormuş. Hayvanlar da kuraklıktan telef olmaya başlamış. Kırılmış öküzler, inekler, dinozorlar, mamutlar hatta aslanlar, kaplanlar… Gökyüzünde bilcümle kuşlar, susuzluktan kaskatı kesilmiş, kanatları açık ölüvermişler. Gökyüzünden yeryüzüne yağmur gibi kuş ölüsü yağmış.

İnsanlar, insancıklar tamtamlarla, davullarla haberleşmişler, kıtadan kıtaya haber uçurmuşlar, en yüksek tepelere çıkıp yağmur tanrısına yalvarıp yakarmaya başlamışlar. “Ey yüce yağmur tanrısı, ey göklerin, şimşeklerin, bulutların efendisi… Ne olacak bizim bu hâlimiz?” demişler.

Yağmur tanrısı, dört bulutun çektiği arabasıyla belirivermiş gökyüzünde… Öyle bir giriş yapmış ki yağmur tanrısı… Yerkürenin dört bir yanından görünmüş. Omzunda oğlu oturuyor. Elinde bir avuç şimşek… Oğlan suratını asmış. Surat bir karış değil, binbir karış… Yağmur tanrısı, “Ektiğinizi biçiyorsunuz ey insanlar, insancıklar. Öyle kötülükler ettiniz birbirinize ve doğaya… Ve de doğana, hatta daha doğmayana… Acımasızca katlediyorsunuz birbirinizi ve çevreyi. Yaratacağınıza yeniden her günü, yok ediyorsunuz. Oğlum küstü. Başıboş gezen bütün şimşekleri topladı. Sımsıkı tutuyor  avucunda… Oğlumu güldürürseniz belki dünyaya bet bereket geri gelir” buyurmuş. Tam o esnada tâ kutuplardan Eskimolar, borularını öttürüp haber yollamışlar: “Aman buzlar eriyor, buzullar gidiyor. Denizler taşıyor. Ayılar, ayıcıklar minicik buzulların üstünde suyun ortasında kalakaldılar.”

Yağmur tanrısı, “Yerkürenin dört bir yanındaki sorumsuzluk ateşlerini söndürün….” diye gürlemiş: “Size son bir şans veriyorum, oğlumu güldürün. Oğlumu güldürürseniz, dünyaya bet bereket geri gelecek. Oğlumu güldürmenin yolu, kendinize iyi bakmaktan geçer. Kendine iyi bakmanın yolu da içinizdeki müziği, renkleri ortaya çıkarmakta saklı… İçinizdeki yaratıcılık gücü size yol gösterecek. Oğlumu güldürün.”

Bunun üzerine insanlar, yağmur tanrısının oğlunu güldürebilmek için hayvan derilerinden tefler davullar yapıp, çalmaya, içlerindeki müziği keşfetmeye vermişler kendilerini. Müziği bulunca gölgelerinin peşine takılıp, onları yakalama oyunu oynamaya başlamışlar müzik eşliğinde. Gölgesini yakalamaya çalışan insanların devinimi dans sanatını keşfettirmiş onlara. Kayalara, mağara duvarlarına gölgelerinin izdüşümünü çizmişler. Çevreleyivermişler gölgelerini çizgiyle…

Gölgeyi duvara hapsetmişler, resim sanatını bulmuşlar. Rengârenk çamuru sürmüşler yüzlerine; yapraklar, ölü kuşlar takmışlar üzerlerine; dallar bağlayıp ağaç kılığına girmişler; şarkılarını keşfedip davulların ritimlerinden müziğe varmışlar. Birbirlerini, hayvanları, ağaçları, çiçekleri, doğadaki sesleri taklit etmeye başlayıp tiyatroyu keşfetmişler.

Sözü şiire döküp, renkten renge sokmuşlar.

Sanat aydınlatmış içlerini, bilgiye varmışlar. Oturup düşünmeye başlamışlar dünyanın bütün tepelerinde: “Nasıl çıkarız bu açmazdan, nasıl kurtuluruz içimizdeki ve dışımızdaki kuraklıktan? Nasıl, nasıl, nasıl, nasıl?”.

Yağmur tanrısı gürlemiş yukarıdan: “Hadi bakalım aklınız ile hünerlerinizi birleştirin, oğlumu güldürün…”. İnsanlar, insancıklar şarkılar söylemeye, dansetmeye, taklitler yapmaya, birbirlerine aynalar tutup hallerini izletmeye başlamışlar.

İnsanların bu çabası, bu çılgınca şenlik öyle hoşuna gitmiş ki yağmur tanrısının minik oğlunun, kahkahalarla gülmeye başlamış. Ona babası, göklerin sayın efendisi de katılmış. Göğün yüksek katlarına çekilmiş bulutlar çıkıvermişler ortaya, merak etmişler, “N’oluyor, bir gidip bakalım” demişler. Yağmur tanrısının oğlu açmış avucunu, koyvermiş tuttuğu şimşekleri. Şimşek bu, durur mu? Dalmışlar bulutların arasına…

Yağmur tanrısı kendi bestelediği gök gürültüsü senfonisini üflemeye başlamış. Şimşekler, bulutlar, gök gürültüsü…

Öyle gülmüş ki yağmur tanrısının oğlu gözünden keyif yaşları akmış. O yaşlar bulutları tetiklemiş, dünyaya yağmurlar yağmaya başlamış. Gökyüzü son bir kez affetmiş yeryüzünü sıkıntıya sokanları… Yağmur tanrısının oğlunun kahkahaları, bütün evrende çın çın ötmüş. “Aklın eğlenmesidir kahkaha.. bereket getirir.”!

Demek ki bu eski Yemen masalına göre gülmek, bet bereket, neşe sıhhat getiriyor, kurumuş doğaya ve yaşama can katıyor… Gülmek cana can katıyor. Kahkaha o kadar güçlü ki doğayı bile harekete getirip onu değiştirebiliyor.

İnsanın değiştirebilme, alaşağı etme gücü soytarılıkta gizli… Soytarıların, soytarılığın tarihi insanlık tarihi kadar eski. Peki, soytarı kime derler?

Soytarılık mertebesine ermeye karar vermiş, yaşamını bu yola adamış, kahkahanın gerçeği açığa çıkaracağına inanan herkese soytarı denir.

Bunu yaşam biçimi olarak benimsemiş olanlara soytarı, maskarabaz, palyaço, akıllı deli, bilge, abdal gibi bir sürü ad takılır.

Hemen hemen her devirde ve her memlekette asıl saltanatı soytarılar sürmüşler. Ülkeleri yönetenleri yönetmişler, onlara akıl fikir vermişler; yol göstermişler, gözlerini açmışlar. Halkı, onların gazabından, onları da kendi gazaplarından korumuşlar.

Dünya tarihinde insanlık yıldızının parladığı her an kahkahanın, şakanın, alayın, yerginin zaferidir. Kahkaha bir yeraltı hareketidir. Yerüstünde binbir çiçek açtırır.

Eski Yunan’da, Roma’da, Bizans’ta, Çin’de, Mısır’da, Fransa’da, İngiltere’de, Hindistan’da soytarılar zekâlarının inceliği, nüktelerinin zarafeti hoş tuhaflıkları, bazen de kaba saba şakalarıyla hep iktidarda olmuşlar.

Sürekli iktidardan söz ediyorum, gelip geçici iktidardan değil… Her devirde gerekirse kelleyi koltuğa alıp özgürce düşünen, düşündüğünü söyleyen, efendilerini açıkça eleştiren dört dörtlük adamlarmış soytarılar. Soytarılar sadece saraylarda değil, hali vakti yerinde evlerde de başköşedeymiş.

Ütopya’nın yazarı sir Thomas More’dan, “En akıllı, en âlim insanların soytarılarıyla arkadaş olduklarını…” öğreniriz… Rönesans’ta İtalyan prensleri büyük şöhret sahibi soytarılarıyla iftihar ederler, birisine bir nezaket göstermek istedikleri zaman soytarılarını bir süreliğine ona gönderirlerdi.

Soytarılar şiirden, müzikten, tiyatrodan anlarlar. Soytarıların çoğu yer ve gök bilimleriyle ilgilidir.

ⅩⅤ. asrın başında Meksika’da İmparator Montezuma’nın sarayında soytarılar felsefe yaparlardı. Mısır’da firavunların mezarlarındaki resimlerden anladığımıza göre, firavunların soytarılığını yapan cüceleri vardı…. ⅩⅠⅠⅠ. Charles döneminde Fransa’yı imparatorun değil soytarısı Marais’nin yönettiğini yazar tarih kitapları.

Soytarılar fikirler, ezilmişler sınıfından gelir; sınıf atlamaz, ait oldukları sınıfın gözüyle dünya işlerini yorumlar, efendilerinin gözlerini açarlardı….

Hep erkeklerin yaptığı bir iş sanılmasın soytarılık… Soytarılar tarihinde kadın soytarılar da vardır. ⅩⅤⅠ. yüzyılın başında İtalya’da soytarılık eden Giovanna Matta ve Caterina Matta çok ünlüydüler.

Osmanlı sarayında soytarı bulundurma geleneği ⅠⅠ. Bayezid döneminde başlıyor, Tanzimat’ta sona eriyor.

ⅩⅤⅠ. yüzyılda soytarılar tiyatro sahnelerinde yer almaya, güldürerek düşündürme, eğlendirerek gözleri açma işini gerçek efendileri olan halkla paylaşmaya başlıyorlar.

Yüzyılları atlayıp günümüze gelelim. Antikçağ’da soytarılık etmeye çıkan, güldürü bilgeleri, palyaçolar, abdallar, bugün halkın saraylarında, güldürerek gerçeği açığa çıkarmaya çalışıyorlar. Yani sirklerde, tiyatrolarda, radyolarda, gazetelerde, TV’lerde, sinemada, gece kulüplerinde… Uygarlığın ele geçiremediği bölgelerde yaban düşünce yağmur dualarıyla hâlâ güldürmeye, kahkahaya olan inancını koruyor.

Soytarılık bir ruh halidir. Gülünüz, güldürünüz, alay ediniz, kendinizden başlayarak herkesi yeriniz. Hatta yerden yere vurunuz. Burnu büyükleri, kıçı kırıkları, hava atanları, meydanı boş bulup sallayanları yerlerinden edilmeyecekleri düşünenleri yeriniz. Yerlerinden ediniz.

Evet, güldürü bir yeraltı hareketidir

Gülünüz güldürünüz, yerle bir ediniz. Eğlendirip güldürüp yerlere yatırınız. İçinizdeki çocuk yanınızın, bozulmamış saf yanınızın zincirlerini koparınız. Bırakın, afra tafra satanlara gülsün içinizdeki soytarı yanınız. İçinizdeki soytarıyı koyveriniz.

Güldüren insan ile gülen insan el ele verip dünyaya meydan okurlar.

Mizah dünyanın en ciddi işi değil mi? Yazarak, çizerek, oynayarak, anlatarak soytarılık edenler bazen kendilerini söylediklerinin arkasına gizlerler. Bazen de apaçık koyuverirler ortaya.

Sirklerde soytarılık edenlerin yüzleri boyalıdır. Üniforması, işbaşı kılığıdır o boyalı yüz. Yay gibi çizdiği kaşı da imzası…

Soytarının boyanmış suratı bir şenliğin başlayacağının işaretidir: Yaşam Üstüne Düşünme, Gülüp Eğlendirirken Muhalefet Üretme Şenliği… Acıya, Yalnızlığa, Salaklıklara, Yaşamın Anlamsızlığına Kahkahalarla Şamar Atma Şenliği…

İnsanoğlunun erişebileceği en üst rütbe yaşamla da, ölümle de dalga geçebilen bir soytarı olmaktır Gülme, tarihi alaşağı ederek gerçeği açığa çıkarır; seyirciyi iktidara taşır.

Takılın soytarıların arkasına… Dünyanın bütün soytarıları birleşiniz. Zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var?

Kültür Sanata Yönelim kategorisinden son haberler

Türkiye’nin İşçi Partili Divası

Râkım Elkutlu’nun nihavend şarkısıdır. Güfte ise Nahit Hilmi Özeren’den: Hayal içinde akıp geçti ömr-ü derbederim Bakıp bakıp da o mâzîye şimdi âh ederim Ne

Zeki Bey’in Ardından

Yıllar önce hoş bir tesadüfle Ankara Kızılay’da sevgili Defne Yalnız ile karşılaşmıştım. Uzunca bir sohbetin içinde “Biz bu ülkenin A B C’siyiz! Bizi unutamazlar!”

Üç Güzide Eserle Geçtiğimiz Haftalara Bir Bakış

Yönelim’deki üçüncü Karşı Müzik yazısında sahnemizin genellikle alternatif sularında son zamanlarda meydana gelen kıpırdanmalardan birkaçını süzgecimden geçirip siz müzikseverlerle paylaşmak isterim. Birbirinin bire bir aynısı birçok safî
GitEn Üst

Don't Miss