Kum Yığını mı “Büyük İnsanlık” mı?

Bizdeki Eski Rejim’in ya da Nizam-ı Kadim’in veya Eski Türkiye’nin düşmanlarının argümanları ve fikir önderleri çoktu. Bugün dünyada antientelektüelizmin haklı gelişimiyle ve elbette Türkiye’de bırakın kadimini cedidini, nizam diye bir şey kalmadığı için ortalıkta görünmüyorlar.

Lisedeyken delidolu bir felsefe hocamız, bu fikir önderlerinden duyduklarını gelir bizlere haykırırdı:

“‘Cumhur’ kum yığını demektir; sizi yığın gördüler, insan değil [Cumhuriyet’i kuranlar]” derdi yüzümüze yüzümüze bağırarak.

Hayır, Fethullahî değildi; ama 15 Temmuz’dan birkaç yıl evvel, Fethullahizmin nizama son baltaları indirdiği dönemeçte “ders” vermekteydi.

Onun ya da o’gillerin da ders aldığı kimseler vardı elbette. Mesela daha başka bir cenahtan gelen Fikret Başkaya.

Bir lise öğrencisi için Başkaya külliyatına dalmak büyük bir yıkımı beraberinde getirir; ama bugünden dönüp bakınca bu yıkımın yaşanması gerektiğini düşünüyorum. Nitekim Mao Yoldaş’ın öğrettiği gibi “[Marksist-Leninist] eleştiri ve özeleştiri silahımız var. Bununla kötüden arınıp iyiyi tutabiliriz.”

Fakat “eleştiriyi uygun zamanda yapmak gerekir; sadece olay meydana geldikten sonra eleştirme alışkanlığını edinmemek lazımdır.”

O hâlde Başkaya’gillerin şu eleştirisini yıllar sonra okurken ne demek gerekir?

“Cumhuriyetin kurulmasında halkın [res publica’nın] bırakın bir dahli olmasını, kuruluştan [ilânından densin] haberi bile olmamıştı.” (Köşeli parantezler Başkaya’ya ait).

Eylül rejiminin gölgesinden sıyrılan ve Batı akademisinin tüm saldırılarına göğüs gerebilen erken Cumhuriyet araştırmaları bunun artık ne kadar gülünç bir iddia olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, res publica’ya ait bir rejimin Türkçesini “cumhur” yani Arapça “kum yığını”na bağlamak da fazlasıyla absürt. Daha XIV. yüzyılın başından itibaren İslam âleminde farklı bir anlam kazanmıştır bu kavram.

İbn Manzûr (ö. 1311), mesela, Lisânü’l-Arab’ında şu tanımları verir:

Bir şeyin “cumhûr“u, o şeyin en büyük parçası, ana gövdesi veya çoğunluğudur. Dolayısıyla “cumhûru’n-nâs“, bir toplumu oluşturan insanların çok büyük bir kısmını ifade eder. “cemhere” fiili de “toplamak” anlamına gelir. Ayrıca topluluğun önde gelenleri, asilleri ve şereflileri için de “” kelimesi kullanılır.

Ne Başkaya ne bizim Hoca ne Birikim’giller Kaddafi’nin kurduğu rejimin adını duymamış olsalar gerek!

Şaka bir yana, bu tarz saptırmalar elbette Tanzimat’tan beri Batı’daki her gelişmeyi 50 yıl geriden takip etme alışkanlığımızdan ve nihayetinde Cumhuriyet düşmanlığından kaynaklanmıştır.

Çünkü Cumhuriyet, “yığınlara” ulusluğu, bireyliği yani diyalektik bir biçimde hem bir’liği hem birliği getirmiştir.

Burada bir’lik tabii ki Cumhuriyet’le hesaplaşma gayesindeki farklı ajandaların istediği bir’lik değildir. Öte yandan bu ajandalar “birlik”in de karşısında durmuşlardır.

Bu konudaki en önemli argümanları da üç önemli Soğuk Savaş düşünürünün Türkiyeli aydınlara hediye ettiğini düşünüyorum: İlk defa İletişim Yayınları’nın Türkçeye çevirdiği Hannah Arendt; Dr. Adıvar’ın daha 1930’larda tanıttığı Bertrand Russell ve nihayet Mete Tunçay’ın Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları’ndan çıkarıp dilimize “armağan ettiği” Karl Popper.

Nazi vahşetine tanık olan Arendt, ABD’nin kollarında rahat bir nefes almış ve hayatının geri kalanında CIA tarafından açıkça desteklenen ve öne çıkarılan entelektüeller arasında yer almıştı (bu konuda Frances Stonor Saunders ve James Petras’ın çalışmaları zihin açıcıdır).

Arendt Totalitarizmin Kaynakları’nda totaliter hareketlerin atomize bireylerden ihtiyac duyduğunu ve kitlesel atomizasyonun, toplumun lider ve rejim tarafından kolayca yönetilebilecek hâle getirdiğini yazar özetle. Ona göre bu yapı Nazi Almanyası’nda doğal olarak vardır ama vahşette onunla yarışan, hatta onu geçen Stalin rejimi bunu yapay yollarla; tasfiyelerle, katliamlarla, mevcut toplumsal bağların tahribatıyla inşa eder!

Russell da tipik bir erken XX. yüzyıl liberali ve II. Dünya Savaşı’nın vahşetini tanığı olarak faşizm ve komünizmi rasyonalizmi reddeden ve kökleri Rousseau’ya dek götürülebilecek iki kardeş ideoloji gibi görür.

Popper’da durum daha fecidir. Platon’a dek bir şecere çıkararak faşizm ve komünizm kardeşlerin soyağacını ve felsefi dayanaklarının izini sürer.

İşin ilginci bu çalışmaların CIA’nin fonladığı Kültürel Özgürlük Kongresi (CFF) çatısı altında ve desteğiyle sürdürülmesidir (Russell’in 1957 itibariyle bu çevreden koptuğunu eklemek gerekir). CFF’yle bağı olmasa da Popper‘ın metinleri CIA desteği almış olan Encounter dergisinde yayınlanmıştı; bundan kendinin haberi var mıydı yok muydu, o ayrı bir tartışma konusu.

Bizim memleketimizde ise bunları Türkçeye iştahla çevirip daha da acı bir şekilde kendi gerçekliğimize uyarlamaya çalışanların kim oldukları ortada. Yine ABD akademisinden bir zehir gibi yayılan kimlik çalışmalarının hangi yayınevleri, STK’ler ve üniversiteler çatısı altında 1990’lar itibariyle desteklenip yine kendi koşullarımıza gülünç şekillerde uyarlanmaya çalışıldığı da.

Bugün Cumhuriyet’in maruz bırakıldığı tahribatın ucu bucağı görünmüyor. Bunu “sizi kum yığınına çevirmek istediler”; çünkü “yığın olmanız bu totaliter devletin işine geliyordu” diyen aydıncıklarımıza ve onlara saha açan siyasîlere borçluyuz. Sürgün gittiklerini öne sürdükleri şaşaalı Londra ve Paris salonlarından bizi izleyip sırıttıklarını görüyoruz. Ama unutturmuyoruz: Evet, biz “cumhûru’n-nâs”ız, çoğunluğuz; biz “büyük insanlığız”; buradayız, gitmiyoruz ve yıktığınız Cumhuriyet’i daha sağlam temeller üzerine inşa etmek için hâlen uğraş veriyoruz.

Oğul Tuna

Oğul Tuna

Oğul Tuna tarihçi, çevirmen ve uluslararası ilişkiler uzmanıdır. Avrasya’nın tarihî ve güncel meselelerine, siyasal düşünceye ve entelektüel tarihe odaklanmaktadır.

Gündeme Yönelim kategorisinden son haberler

Cumhuriyet ve Demokrasinin Gerçek Anlamı

Her şey tarihseldir. Peki, bu ne demek? Tarihin dışında, toplumsal ilişkilerin ve sınıf mücadelesinin dışında bir süreç yoktur. Bu birincisi. İkincisi, biz bu tarihsel

Ne Alırsan 1 Lira

Birkaç ay önce kurukahvecinin birinden taze çekilmiş kahve alayım, diyerek yola koyuldum. Yol, dediysem, dükkânı gördüm de birkaç metreyi hızla adımladım. 250 gr kahve

Kore Nere, Yemen Nere?

Yalçın Hoca’nın ifadesiyle “gülmenin çok yakıştığı”, fakat ucuz devrimci romantizmiyle anmamızın da hatırasına yakışmayacağı dev bir kadındı Behice Boran. Yıllar süren hapislere, çok sevdiği

Uyuyan Devi Uyandırmak

Napolyon Bonapart’a atfedilen ünlü sözdür: “Bırakın Çin’i uyusun; eğer Çin uyanırsa dünya yerinden oynayacaktır.” 1 Ekim 1949’da dev uyandı ve bugün dünyayı yerinden oynatmakta.
GitEn Üst

Don't Miss