Cumhuriyet ve Demokrasinin Gerçek Anlamı

Her şey tarihseldir. Peki, bu ne demek? Tarihin dışında, toplumsal ilişkilerin ve sınıf mücadelesinin dışında bir süreç yoktur. Bu birincisi.

İkincisi, biz bu tarihsel sürecin içindeki olanaklar ve sınırlılıklarla hareket ederiz, keyfimize göre değil.

Üçüncüsü, bu olanaklar ve sınırlılıklar oturup bekleyeceğimiz anlamına gelmez. İnsan, bilinci ve iradesiyle söz konusu tarihsel koşulları zorlayan, bu tarihsel koşulları değiştirmeye muktedir güçlü bir varlıktır.

Olağan dönemler, istikrar ve durgunluk dönemleri bizi yanıltmasın! Bu dönemlerde kitleler sıradan, uydumakıllı olarak görünür ve toplumda değişim olmayacak gibi bir kanaat oluşur. İstikrar dönemlerinde böyle düşünmek doğaldır ancak işlerin yolunda gitmediği süreçler, büyük dönüşümlere gebedir.

Bugünün dünyası ve Türkiye’sinde olağan dönemlerin dışına taşan bir süreci yaşıyoruz ve bu süreçten en fazla nasibini alan kurum ve kavramlardan biri de demokrasi.  

Farkındayım; demokrasi çok yıpratılmış bir kavram, bugünkü içeriği nedeniyle hiçbirimizin hoşlanmadığı ve tüylerini diken diken eden bir kavram, üzerinde çok tepinilmiş bir kavram.

Sivil toplumculuktan emperyalist işgallerin sözde meşru gerekçesi yapılmasına kadar halk düşmanlarının diline sakız ettiği bir kavram.

Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapmak isteyenler, “demokrat” adı altında örgütlendi, halkımıza sözde demokrasi vaatlerinde bulundu.

Sadece onların değil, kitleleri kontrol eden sistem içi muhalefetin de istismar ettiği bir kavram demokrasi.

Bu manzaraya baktığımızda çok büyük bir çarpıtma görüyoruz.

Neden?

Çünkü Türkiye’nin gerçek demokratları hep halkçıydı, hep millîciydi, hep devrimciydi. 

Türkiye’nin gerçek demokrasi geleneği, millî hakimiyet geleneğiydi.

Türkiye pratiğinde millî hakimiyet, demokrasiyle eş anlamlı kullanıldı ve millî hakimiyet demokrasi aracılığıyla uygulanabilirdi, hayata geçirilebilirdi.  

Demokrasi demek anayasa, kanun, genel oy hakkı, söz, eylem ve örgütlenme özgürlüğü demek, keyfiliğe son vermek demekti.

Bizler hâlâ bu sürecin içindeyiz.

Tarihimize yakından bakalım:

Midhat Paşa…

Midhat Paşa demokrasimizin ilk büyük savunucusu ve 1876 Birinci Meşrutiyet’in yapıcısıydı.

Memleket sandıkları, tarım işletmeleri, eğitim kurumları onun eseriydi. Padişaha sorumluluklarını bildirdi ve yetkilerinin sınırsız olmadığını gösterdi.

Demokrasiyi emperyalizm yaltakçılığı olarak sunanlara boyun eğmedi ve şöyle dedi:

“Yasama ve yürütme yetkileriyle donatılmış bir yabancı komisyonu hiçbir Türk nazırı kabul etmez: Şerefsizce yaşamaktansa, şerefle savaşıp ölmek evladır.”

İşte bu sözleri sarf eden Midhat Paşa, Abdülhamid’in Taif zindanlarında boğduruldu.

İlk büyük anayasacı demokratımızdı.

“Vatan” ve “hürriyet” kavramlarını bizlere armağan eden Namık Kemal’in hayatı sürgünlerle geçti, eserlerinin çoğunu sürgünde yazdı.

En büyük demokratlarımızdandı.

Atatürk’ün “ben inkılap ruhunu Fikret’ten aldım” dediği ve “zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa; hakkın da bükülmez kolu dönmez yüzü vardır” dizelerini kaleme alan Tevfik Fikret, Türkiye’de gerçek demokrasinin yıldızları arasındaydı.  

Henüz 24 yaşında, genç bir subay olan Mustafa Kemal de dahil olmak üzere birçok Jön Türk, 1900’lerin başında zindanlara atıldı çünkü demokrasiyi savundular. 

İttihad ve Terakki’nin liderleri Enver, Talat ve Cemal Paşalar, 1908 Devrimi’yle demokrasi tarihimize isimlerini yazdırdılar.

Ve demokrasimizin büyük atılımı Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Cumhuriyet Devrimi’mizdi. Cumhuriyet Devrimi’ndeki kilit sorun siyasal iktidarın ve hakimiyetin niteliği oldu.

Yanlış bir bakış açısı var, biz sadece Cumhuriyet Devrimi’ni değil; Kurtuluş Savaşı’nı da akılla, bilimle ve halkın temsilcileriyle yürüttük. Kongre iktidarlarıyla vatanımızı işgalciye ve padişaha karşı savunduk.

Savaşın içinde gerçek halk demokrasisini kurduk.

Atatürk bu nedenle “Türk demokrasisinin Fransız İhtilali’nin açtığı yolu izlediğini” belirtti.

Fransız Devrimi’nde de ülkenin en radikalleri, en köktencileri olan Jakobenlerin kulüpleri ülke çapında örgütlüydü.

Atatürk, 1927 yılındaki Büyük Nutku’nda Cumhuriyet’i “milli egemenlik esasına dayanan halk hükûmeti” olarak tanımladı.

Atatürk, “Milletimizin bugünkü idaresi, hakiki mahiyetiyle bir halk idaresidir. Ve bu idare tarzı, esası danışma olan şura idaresinden başka bir şey değildir. Ruslar buna Sovyet idaresi derler” demişti.

1921 Anayasası’nın temeli olan Halkçılık Programı ve Beyannamesi, “Büyük Millet Meclisi’nin yegâne ve mukaddes gayesini, Türk halkını emperyalizmin ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak kendi irade ve hâkimiyetinin hakiki sahibi kılmak” olarak tanımlıyordu.

Devrimci iktidar kendisinden “Türkiye halk hükûmeti” olarak bahsediyordu.

Demokrasi pratiğimiz devrimle ve kurtuluşla şekillendi.  

O zamanki bazı vekiller Halkçılık Beyannamesi’ndeki kapitalizmin iç mi yoksa dış kapitalizm mi olduğunu sormuşlar ve Hariciye Vekili Ahmed Muhtar Bey bizde büyük sermayenin bulunmadığını ve programın dış kapitalizme karşı olduğunu söylemişti.

Aradan geçen 100 yıldan sonra bizde nur topu gibi bir büyük sermaye sınıfı var.

Sadece büyük sermaye değil; dolar, borsa ve fon vurguncuları var.

Aradan geçen 100 yıldan sonra bizde bol bol tarikat ve cemaat var.

Aradan geçen yüzyıldan sonra her türden mafya ve suç örgütünün marifetini haberlerden izliyoruz.

Böyle bir ortamda demokrasi yeşerir mi?

Böyle bir ortamda halkın yönetime katılımı olabilir mi?

Böyle bir toplumsal ekonomik ortamda çalışanların, emeklilerin, gençlerin, aydınların, gazetecilerin söz ve ifade hakkından bahsedilebilir mi?

Böyle bir ortamda siyasal iktidar, çok dar bir kesimin çıkarlarını temsil etmeye mecburdur. Bu bir tercih değildir; Türkiye’nin düzeninin zorunluluğudur.

Türkiye demokrasisinin önündeki asıl sorun neoliberal kapitalizm, büyük burjuvazi, tarikatlar-cemaatler, paradan para kazananlar ve onların temsilcisi olan hâkim siyasal kesimlerdir.

İktidarın karşısında olduğunu söyleyen muhalefet partileri bu sistemi ehlileştireceklerini, kurallı hale getireceklerini söylüyorlar.

Birbirimizi kandırmayalım: Kurallı neoliberalizm olmaz, kurallı kapitalizm olmaz, kurallara uyan tarikatlar, cemaatler, vurguncular olmaz. Kuralsızlık ve anarşi bu sistemin kendisidir. Çünkü emperyalizme bağımlıdır, sıcak paraya bağımlıdır, ranta bağımlıdır, gericiliğe bağımlıdır.

Türkiye’de kurallı bir gerçek demokrasi halka dayanan toplumcu bir iktidarla sağlanabilir, bu iktidarın otoritesi halkın otoritesi olur.

Bugün muhalif saflarda bol bol sandıktan bahsediliyor, hem de sandıkla kazanılanlar türlü yollarla geri alındıktan sonra… Meclis, sandık ve seçimler Türkiye halkının 1876 I. Meşrutiyet’inden beri yürüttüğü mücadelelerin büyük kazanımları. Bunlardan asla vazgeçme ve küçümseme gibi bir gaflete düşmeyiz. Fakat esas olan bu kazanımların halkın devrimci programı ve siyasetiyle, emekçi halkın millî iradesi ve gücüyle savunulması, korunması ve geliştirilmesidir.

Bugün demokrasiye ve gerçek anlamıyla sandığa ve Cumhuriyet’e sahip çıkmanın yolu tıpkı Halkçılık Beyannamesi’nde ifade edildiği gibi halkı “emperyalizm ve kapitalizmin zulmünden kurtarmak” ve “halkı milli hakimiyetin hakiki sahibi yapmak”tan geçiyor.

Ama halkla birlikte, halkın bir parçası olarak, halkın kolektif hareketi içinde…

Tam bağımsız ve gerçekten demokratik, cumhuriyetçi bir Türkiye ancak emekçileri esas alan böyle bir ideolojik ve politik çizgiyle hayata geçirilebilir.  

Emrah Maraşo

Emrah Maraşo

Emrah Maraşo 1982 yılında Ankara’da doğdu ve ilk, orta, lise öğrenimini aynı kentte tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Halkbilimi Bölümünden 2004 yılında mezun oldu. 2009’da profesyonel bilim yayıncılığına başladı. Ocak 2012’den Şubat 2023’e kadar kesintisiz olarak Bilim ve Ütopya Dergisinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yürüttü. Dergiden Şubat 2023’te istifa ederek 1 Mayıs 2023’te arkadaşlarıyla birlikte bağımsız dijital bilim, felsefe ve kültür platformu olan GazeteBilim’i kurdu. Halen GazeteBilim’in Genel Yayın Yönetmenliği’ni yürütüyor. Maraşo, bilim ve felsefe alanında 300’e yakın dosyanın editörlüğünü yaptı, onlarca röportajı ve haberi yayınlandı. Bilim gazeteciliğini ve editörlüğü sürdürüyor.

Gündeme Yönelim kategorisinden son haberler

Kum Yığını mı “Büyük İnsanlık” mı?

Bizdeki Eski Rejim’in ya da Nizam-ı Kadim’in veya Eski Türkiye’nin düşmanlarının argümanları ve fikir önderleri çoktu. Bugün dünyada antientelektüelizmin haklı gelişimiyle ve elbette Türkiye’de

Ne Alırsan 1 Lira

Birkaç ay önce kurukahvecinin birinden taze çekilmiş kahve alayım, diyerek yola koyuldum. Yol, dediysem, dükkânı gördüm de birkaç metreyi hızla adımladım. 250 gr kahve

Kore Nere, Yemen Nere?

Yalçın Hoca’nın ifadesiyle “gülmenin çok yakıştığı”, fakat ucuz devrimci romantizmiyle anmamızın da hatırasına yakışmayacağı dev bir kadındı Behice Boran. Yıllar süren hapislere, çok sevdiği

Uyuyan Devi Uyandırmak

Napolyon Bonapart’a atfedilen ünlü sözdür: “Bırakın Çin’i uyusun; eğer Çin uyanırsa dünya yerinden oynayacaktır.” 1 Ekim 1949’da dev uyandı ve bugün dünyayı yerinden oynatmakta.
GitEn Üst

Don't Miss