Sarkozy’nin Düşleri, Libya’nın Külleri

2007 yılının Aralık ayında Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy‘nin davetiyle Paris‘e gelen Muammer Kaddafi’nin her diplomatik ziyaretinde yanında götürdüğü o meşhur çadırı, Élysée Sarayı‘nın karşısındaki Devlet Konuk Evi’nin bahçesine kurulmuştu. Ziyaretin Fransa için somut kazanımı yaklaşık 10 milyar euroyu bulan ticarî antlaşmalardı. İki ülke arasındaki bu diplomatik yakınlaşma, aynı yılın Temmuz ayında Libya ziyaretinde bulunan ve nükleer silah geliştirmekten vazgeçmiş, kitle imha silah stoklarını denetime açmış Libya‘nın uluslararası topluma yeniden kazandırılması gerektiğini vurgulayan Sarkozy ile başlamıştı. Kendisinin “Nükleer enerji, geleceğin enerjisidir (…) Geleceğin enerjisini Güney Akdeniz ülkelerine sağlamazsak, bu ülkeler nasıl gelişecek? Eğer kalkınmazlarsa terör ve fanatizmle nasıl mücadele edeceğiz?” açıklaması da kayıtlara geçmiştir. 

Fakat bu temaslardan sadece 4 sene sonra Kaddafi, kendi vatanında Fransız, Amerikan ve İngiliz savaş pilotlarının hedefindeydi. 

“Arap Baharı” Şubat 2011’de Bingazi‘de başlayan gösterilerle Libya’ya sirayet ettiğinde, Katar merkezli El Cezire kanalında 21 Şubat günü geçilen bir haber Libya Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların Bingazi’deki göstericilere destek olmak için başkent Trablus’ta sokağa çıkanları bombaladığını söylüyordu.

Ertesi gün Sarkozy ve dönemin ABD Başkanı Barack Obama, kendi kamuoylarına Kaddafi yönetiminin meşruiyetini kaybettiğinden söz ettiler. Bu açıklamalardan bir hafta sonra ortak basın toplantısı düzenleyen dönemin ABD Savunma Bakanı Robert Gates ve Genelkurmay Başkanı Michael Mullen, Pentagon‘un Libya uçaklarının kendi halkını bombaladığı iddialarını doğrulamadığını teyit etti. Fakat artık ok yaydan çıkmış, içlerinde farklı örgütlerin de bulunduğu silahlı Libya muhalefeti Bingazi’den Trablus’a doğru ilerleyişe geçmişti. 

İsyancılar, rejime bağlı ordunun sert müdahalesi ile karşılaştıklarında “Libya Baharı” ülkenin kuzeyinde çarçabuk bir iç savaşa dönüştü ve henüz daha bir ay dolmamışken dağılma riski ile karşı karşıya kaldılar. Bu durum Batı başkentlerinde panik havası estiriyordu: 10 Mart günü Sarkozy, Libya diasporasındaki rejim karşıtlarından iki temsilciyi, Mahmud Cibril ve Ali Essavî’yi kabul etti ve Fransa, Libya halkının meşru temsilcisi olarak Ulusal Geçiş Konseyi’ni tanıdığını ilan etti. Böylelikle Libya’ya uluslararası müdahale için diplomatik zemin oluşmuş oldu.

Öte yandan El-Cezire’nin o haberi geçtiği günün hemen ertesinde Libya’nın üyelik haklarını askıya aldığını açıklayan Arap Birliği ülkeleri, takvimler 12 Mart’ı gösterdiğinde BMGK’den ülkenin tamamen uçuşa yasak bölge ilan edilmesini talep etti ki Pentagon’un önerisi de bu yöndeydi. Konsey’de daimî ve geçici üye sıfatıyla sandalyeleri bulunan (Güney Afrika hariç) BRICS üyelerinin tamamı ile birlikte Almanya’nın çekimser oy verdikleri tasarı, 10 kabul, 5 çekimser sonucuna rağmen 17 Mart tarihinde kabul edildi. 

Aynı günlerde Sarkozy, acılarla dolu Bosna-Srebrenitsa (1995) katliamına atıf yaparak Libya’yı işaret ediyor; Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppé ise rejimin ordusunun şehirleri geri almakta olduğunu, bu nedenle Bingazi ve çevresinde insanî felaketi önlemek adına beklemeksizin uluslararası askerî müdahalenin şart olduğunu ileri sürüyordu.

Sonuçta Paris yönetimi, tamamen sivillerin konumunu gerekçe göstererek BMGK’den uluslararası müdahale kararının çıkarılmasına öncülük etti; fakat NATO içerisinde kesinleşmiş bir uzlaşı henüz söz konusu değildi. İlk etapta Fransa’nın Harmattan adını verdiği operasyona, Britanya Kraliyet Ordusu Ellamy, ABD Afrika Kıtası Komutanlığı AFRICOM ise Odyssey Dawn adlarını verdikleri kendi harekât planları ile katıldılar. Çünkü Sarkozy hükûmeti, Libya’daki askerî operasyonun komutasının tamamen NATO’ya devredilmesine Arap ve Afrika ülkelerinin Batılılar tarafından işgal edilmekte oldukları inancının pekişeceğini ileri sürerek başta karşı çıkmış; hatta dönemin İçişleri Bakanı Claude Guéant müdahalenin halklar nezdinde “Haçlı Seferi’” olarak anlaşılacağını ifade etmişti. 

Irak’ta Saddam Hüseyin’i devirmiş Pentagon, Libya’da uluslararası koalisyonun liderliğini üstlenir bir pozisyonda görülmek istemiyordu. Müttefikleri üzerinde kurduğu baskıyla komuta NATO’ya geçti ve Unified Protector harekâtıyla Libya Savaşı şiddetlendi. Ama Fransa askerî unsurlarını görece kendisi yönetmekte, isyancı liderlere finansal destek sağlamakta, sahadaki güçlere silah sevkiyatı yapmaya devam etmekteydi. Nitekim bu husus Fransa Genelkurmay Başkanlığı Sözcüsü Albay Thierry Burkhard tarafından da doğrulanmıştır. 

Açıkçası uluslararası müdahaleyi meşrulaştıran BMGK kararı Libya’da rejim değişikliğini kapsamazken savaşın henüz başında Sarkozy, Obama ve dönemin İngiltere Başbakanı David Cameron’un birçok uluslararası mecrada aynı gün (15 Nisan) yayınlanan ortak bildirisi, Kaddafi iktidarda kaldığı sürece Libya’nın bir geleceği olamayacağını ilan etmiştir.

WikiLeaks sızıntılarından gördüğümüz kadarıyla da yine bu dönemde Hillary Clinton’a iletilen gizli bir not, Sarkozy’nin amaçlarından birinin Libya petrolünden daha fazla pay almak olduğunu belirtir. Sonradan ortaya çıkan tartışmalı bir başka mektupta ise Libya petrolünün %35’inin Fransa‘ya vaat edildiği öne sürülmektedir. Ayrıca Kaddafi’nin sahip olduğu altın ve gümüş birikimi ile Fransa’nın Batı ve Orta Afrika ülkelerindeki nüfuzunu etkileyebilecek, Fransız Afrika Sömürgeleri frangını (CFA) yerinden edebilecek bir ortak para birimi tasarlamakta olduğu da ileri sürülmüştür. Henüz doğrulanmamış olan bu iddia, Kaddafi rejiminin devrilmesinde ekonomik ve jeopolitik öncelikleri düşündürmesi bağlamında önem arz eder. Nitekim 2009-2012 yılları arasında Libya’da görev yapan subay Jean-François Lhuillier de rejime yakın isimleri, kendi ifadesiyle, “ülkesine ve inancına ihanet ettirmekle” görevlendirilmiş olduğunu itiraf etmiştir.  

Kaddafi rejimi, yurt dışındaki varlıklarının dondurulmasına rağmen, altın ve gümüş rezervlerinin yanı sıra kendisine bağlı askerî unsurlar ve koruyabildiği toplumsal destek sayesinde 8 aylık savaş boyunca direnebildi. Fakat dengeleri bariz bir şekilde değiştiren düzenli ve şiddetli hava saldırılarıydı. Takvimler 20 Ekim’i gösterdiğinde Fransa Savunma Bakanı Gérard Longuet, uçaklarının Kaddafi‘nin Sirte‘den kaçmaya çalışan konvoyunu bombaladığını açıkladı. Saldırıdan sağ kurtulup bir drenaj menfezine sığınan Kaddafi, milislerce canlı ele geçirildikten sonra ağır şiddete maruz kalarak öldü. Olayın yıl dönümünde İnsan Hakları İzleme Örgütü bu süreci “Diktatörün Ölümü” başlığıyla duyurmuştur.

Kaddafi’nin ölümünden 14 yıl sonra Paris Ceza Mahkemesi, Sarkozy’yi 2007 kampanyasına Libya rejiminden yasa dışı fon sağlamak için teşekkül oluşturmaktan 5 yıl hapis cezasına mahkûm etti. Kaddafi’nin parasının doğrudan seçim kampanyasına aktarıldığı belgelenemediği için yasadışı finansman ve zimmet suçlamalarından beraatine karar verdi.  2026 yılındaki temyiz süreci ise Sarkozy için daha da tatsız geçiyor: Savcılık cezanın 7 yıla çıkarılmasını talep ederken, mahkemenin nihaî kararını bu yılın sonuna kadar açıklaması öngörülüyor.

Uzun sözün kısası, 2007’de Élysée Sarayı’nın karşısına kurulan Kaddafi’nin o meşhur çadırı 2011 senesinden sonra bir daha hiç görülmedi. Fakat Libya’nın külleri hâlâ Sarkozy’nin siyasî mirası ve kişisel hayatının üzerine yağıyor.

Dünyaya Yönelim kategorisinden son haberler

Kaddafi Sonrası Libya

Tunus’ta Muhammed Buazizi adlı üniversite öğrencisi bir seyyar satıcının 2010’ların başında ülkesindeki koşulları protest etmek için kendini yakması sonucu başlayan ayaklanmalar Arap dünyasının büyük

Sahel: Gevşek Kanatlar, Sağlam Çekirdek

Sahel’i “Eski koloniler Fransa’yı tokatlıyor” haberleri ile duyarız. Ama her şeyi biliyor gibi davranmadan önce Sahel ne, neresi, onu bir konuşalım. Sahel, bildiğiniz “sahil”

Ermenistan’da İktidar ve Sol Muhalefet İlişkisi

Modern siyasette liderleri yalnızca “sağ” ve “sol” etiketleriyle değerlendirmek giderek zorlaşıyor. Popülizm, neoliberal ekonomi, güvenlik kaygıları ve jeopolitik zorunluluklar ideolojik sınırları bulanıklaştırıyor. Nikol Paşinyan
GitEn Üst

Don't Miss