Son haftalarda ABD ile Suud Krallığı arasında imzalanan nükleer işbirliği anlaşması, pek de güvenlikle alakası olmayan güvenlik mimarisinin köküne dinamit koymaya teşne, eşi benzeri görülmemiş bir cüretin vesikası.
Bu mutabakatı teamüllerin dışına çıkaran ve uluslararası kamuoyunda haklı bir endişe uyandıran asıl mesele, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetim ve teftiş mekanizmalarını tamamen devre dışı bırakması.
Nitekim Suudi Arabistan’ın nükleer bir programa yönelmesi, salt alternatif bir enerji kaynağı arayışından ibaret sayılamaz. Suudi Krallığı,İran’ın uranyum zenginleştirme oranını uluslararası sınırların çok ötesine taşıyarak %60 seviyesine ulaştırdığı beş yıl öncesinden itibaren, Vaşington nezdinde bu anlaşmanın zeminini hazırlamak için yoğun bir lobi faaliyeti yürütüyordu.
Ne var ki konu, Trump’ın İran’a yönelik stratejisinin fiyaskoyla sonuçlanmasıyla birlikte Riyad için kriz boyutuna ulaştı. Trump, iktidarı boyunca Tahran’ın nükleer programını tasfiye etmeyi en mühim dış politika vaadi haline getirmişti. Fakat gelinen noktada süreç tam tersi bir istikamette seyretti; Amerikan yönetiminin pervasızlığı, Tahran’ı nükleer faaliyetlerinde daha da cüretkâr ve süratli adımlar atmaya sevk etti.
İran, dünyadaki nükleer güce sahip olmayan devletler arasında uranyumu %60 saflık derecesinde zenginleştiren tek ülke. Bu oran, yalnızca Suudi Arabistan, Körfez komşuları ve İsrail’i değil; aynı zamanda nükleer silahların yayılmasını önlemekle mükellef olan UAEA’yı da derin bir korku ve alarma sevk etti. Sivil bir nükleer program için %3 ila 5 oranında zenginleştirilmiş uranyum kâfi gelirken, tıbbî izotopların üretimi için dahi %20’lik bir oran fazlasıyla yeterli. Dolayısıyla %60 seviyesi, askerî amaçlar dışında hiçbir rasyonel açıklamayla telafi edilemez. Bu raddeden, nükleer silah yapımı için gerekli olan %90 saflık derecesine ulaşmak için geriye yalnızca tek bir teknik adım kaldı.
Körfez ile İran arasındaki münasebetler böylesine bir husumet ikliminde seyrederken, bölge ülkelerinin İsrail ile olan ilişkilerinde ise tersi istikamette bir normalleşme furyasına dahil olduğunu anımsatmak faydalı olabilir. 2020 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Trump’ın ilk başkanlık döneminde mimarlığını yaptığı “İbrahim Anlaşmaları” vesilesiyle Tel Aviv ile diplomatik bağlar tesis etti. Bu yakınlaşmanın en somut meyvesi, geçtiğimiz Nisan ayında İsrail’in, BAE topraklarını İran menşeli füze ve İHA saldırılarından korumak üzere bölgeye Demir Kubbe hava savunma sistemini, askerî eğitmenlerini ve mühimmatını sevk etmesiyle tezahür etti.
Şayet Suudi Arabistan, ABD himayesinde nükleer programını hayata geçirirse, bu bölgedeki İran’a karşı 2016’dan bu yana zikredilen “Arap NATO’su” daha da mümkün hale gelecektir. Madalyonun diğer yüzüne gelirsek, Riyad’ın nükleerleşme hamlesinin, bölgede liderlik rekabeti yürüten Mısır ve Türkiye gibi aktörleri de benzer savunma reflekslerine ve nükleer kapasite artırımına sevk etme tehlikesi mevcut.
Nükleerleşmenin İran’ın hayatta kalma sigortası olduğu son aylarda yaşanan savaş ve katliamlarla daha bir anlaşılır oldu. Gelgelelim İran yalnız; Rusya bile, İran’ın nükleer silah edinme ihtimalinden öteden beri derin bir rahatsızlık duyuyor. Nitekim Moskova, 2006-2015 yılları arasında BM Güvenlik Konseyi’nde İran’ın “ihlallerini” cezalandırmayı hedefleyen beş büyük yaptırım kararının tamamına “kabul” oyu vermişti. Aynı Moskova, İsrail’in de facto nükleer statüsüne karşı sözde “tarafsızlık” siyaseti güttü.
Riyad yönetimi, resmî düzeyde nükleer silaha ancak İran’ın bu sınırı aşması hâlinde başvuracağını iddia ediyor. Fakat şu açık; İran’ın nükleer programını tasfiye edemediği bir ortamda Riyad, Tahran’ın zenginleştirme kabiliyetine anında mukabele edebilecek teknik donanıma sahip olmak ve böylelikle bölgesel bir “dehşet dengesi” tesis etmek istiyor.
Trump’ın, Riyad’ın bu talebine yeşil ışık yakarak Körfez’deki nükleer caydırıcılık dengesini yeniden kurmaya niyetlendiği de aşikâr. Esasen ABD yasalarındaki 123. Bölge Anlaşması kapsamında ele alınan bu tür mutabakatlar, doğası gereği yalnızca sivil ve barışçıl nükleer programları kapsamak mecburiyetinde. Nitekim Vaşington bugüne dek dünya genelinde elli iki ülke ile bu minvalde “barışçıl nükleer” anlaşmaları imzalamıştı. Yerleşik diplomatik teamüllere göre bu anlaşmaların ayrılmaz bir parçası olan “Ek Protokol”, UAEA denetçilerine ilgili ülkede sınırsız ve habersiz teftiş hakkı tanıyarak programın askerî bir mecraya kaymasını engeller.
Fakat Trump, bu evrensel kuralı hiçe sayarak Suudi Arabistan ile yapılan anlaşmaya Ek Protokol’ü dahil etmeyi reddetti. Suudi tesislerinin denetimi UAEA yerine doğrudan ABD devlet kurumlarına bırakıldı. Uluslararası nükleer denetim mekanizmalarını tamamen devre dışı bırakan bu model, ne UAEA’nın ne de küresel aktörlerin içine siniyor.
Bu nükleer imtiyaz zincirleme bir reaksiyon başlatırsa, NATO’nun doğu kanadında karakol işlevi gören Finlandiya, Polonya ve Baltık ülkeleri de benzer bir taleple Vaşington’un kapısını çalabilir ve kendi uranyumlarını serbestçe zenginleştirme hakkı talep edebilirler. Dahası, ABD’nin nükleer şemsiyesinden şüphe duymaya başlayan ve yirmi yıldır Kuzey Kore“tehdidinin” gölgesinde yaşayan Güney Kore ve Japonya gibi müttefiklerin de bu tehlikeli kervana katılması kaçınılmaz olur.
Son olarak Trump’ın Suudi Arabistan’a nükleerin kapıları açma konusundaki bu sıradışı iştahının gerisindeki asıl nedeni, meşhur “parayı takip et” ilkesinde aramak gerekir. Suudi topraklarında kurulacak böylesi devasa bir nükleer altyapı, Amerikan enerji tekelleri ve yüklenicileri açısından milyarlarca dolarlık bir rant kapısı demektir. Trump’ın yakın çevresinin ve aile fertlerinin bu sektörde yoğun yatırımları olduğu ve aynı çevrelerin doğrudan Suudi fonlarından devasa yatırımlar aldığı sır değil.
Dahası, kurulacak bu nükleer tesisleri korumak bahanesiyle Riyad’ın ABD’den milyarlarca dolarlık yeni silah sistemleri satın alacağı da aşikâr. Ayrıca tesis edilecek bu nükleer enerji altyapısı, Suudi Arabistan’ın bölgede devasa yapay zeka veri merkezleri inşa ederek küresel bir teknoloji üssü olma vizyonuna da doğrudan hizmet edecek.
Yani, bu projenin etrafında dönen sermayenin boyutu muazzam. Fakat Francis Bacon’ın vaktiyle söylediği üzere:“Para iyi bir hizmetkâr fakat berbat bir efendidir.”