Tarihteki Tekerrürden Hayatın Temeline Bir Hasbıhâl

Aydınlanma Çağı’yla yeniden başlayan, hatta hatırlanan kritik düşünce günümüze kadar hızını azaltmadan yıkıcı yaratıcılık olarak geldi. Fakat hakkını yemeyelim; yıkmadan, ekleye ekleye getirdiği bir keşifler ve icatlar silsilesi birkaç yüzyılda hayatımızı tanınamaz bir hâle getirdi. Gelgelelim, biz bugün hâlâ “Tarih tekerrürden ibarettir” diyor, olanları hep geçmişe dayandırıp veya geçmiş olaylara benzetip işleyen bir örüntü arıyoruz. Bu örüntüyü bulabilsek, “Hah, işte! Bunun yüzünden her şey tekerrür ediyor!” diyeceğiz.

Tekerrür gözlemini yapan birçok insandan biri de benim. Büyük resme bakıp, makro seviyeden olayları inceleyip birçok tekrarı ben de görüyorum.  İşte bu tarz çıkmaz ama çıkar sonuçlar beni biyolojide bugüne kadar meraklı tutan güçlerin başında geliyordu ve hâlâ da geliyor. “Bir şey var ama …” diye düşündüğüm çok an oluyor.

Biraz geriye gidelim. Yüksek lisansımın ortalarına gelmişim. Seçtiğim branş nörobiyoloji, yani sinir bilimi.  Lisansta envaiçeşit biyoloji dersi almışım; bugün artık eşine pek rastlanmayacak derecede geniş bir yelpaze… Pedolojiden limnolojiye, popülasyon biyolojisinden biyokimyaya, termodinamikten fiziğe…  Fakat bir soruya bir türlü kimse cevap vermiyordu: Bütün bunları nasıl bir mantıkla bir araya getirebiliyoruz? Başka bir değişle adı anlamı “hayat mantığı” olan biyoloji eğitimimde hayatın ne olduğuna dair kimse bir şey anlatmıyordu.

Ne ilginçtir, değil mi? Canlılarla uğraşan biz biyologlar hâlâ hayatın, canlı olmanın veya yaşamanın bilimsel olarak ne olduğuna dair bir cevap üzerinde anlaşamadık. Ben de bu anlaşmazlıktan, biraz da benim bunu nasıl çözmeye çalıştığımdan bahsetmek istiyorum. Yönelim’deki ilk yazım için bunun pek uygun olacağı kanaatindeyim.

Komik bir şekilde aslında inanılmaz derecede ilginç olana biyoloji branşının sıkıcı hale getirilmesindeki en temel sebeplerden biri bence hayatın ne olduğunun konuşulmamasıdır. O zaman buyurun bu konuda biraz hasbıhâl edelim.

Her şeyden evvel, bu konuda bir varsayım yapmak zorundayız; yoksa başlayacak bir noktamız dahi olmuyor: Ben yaşıyorum, ben hayattayım dolayısıyla benim gibi olan varlıklar canlıdır. Buradan insanların canlı olduğunu kabul ediyoruz ve de insan benzeyen varlıkları adım adım insanlık tarihi boyunca, tanıdıkça ve keşfettikçe canlı kategorisine ekledik. Muhtemelen bu gruba ilk hayvanlar, sonra bitkiler ve mantarlar, mikroskobun keşfiyle tek hücreli canlılar ve hatta çok hücreli canlıları oluşturan bireysel hücreler dahi eklendi. Canlının ne olduğunu biliyorduk ama bir türlü tanımlayamıyorduk.

Antik çağın en meşhur filozoflarından, bana sorarsanız bilim adamlarından Aristoteles, “Ruhu olan varlıklara canlı” diyerek bildiğimiz ilk canlı tanımı teşebbüsünü yapmıştı. Ruh, insanın ölürken verdiği son nefesle ilişkilendirilir ve o nefesle vücudu terk edip gittiği düşünülürdü. Ruhla beraber gelen çağrışımlar Yunus Emre’nin şu dizeleri getiriyor insanın aklına:

Ten fânidir can öImez,

Gidenler geri gelmez,

Ölür ise ten ölür,

Canlar ölesi değil.

Burada aslında ruhla beraber son derece önemli bir gözlem yapılmış, çok önemli bir teori ortaya atılmıştı: “Hayatın sürekliliğini sağlayan bir şey var, fakat bu bedenden bağımsız.”. Bu biraz termodinamiğin sıfırıncı kuralı gibi geliyor bana: “0 derece Kelvin’de hiçbir hareket, süreç olmaz. Her şey durur.” Yani, hepimizin bildiği fakat unuttuğu o gerçek. 

Yunus Emre’nin bu dizeleriyle anlattığı bu hakikat uzun zaman boyunca herkesin bildiği fakat dikkate almadığı bir gerçek olarak uzun süre düşünüldü. Yüzyıllarca ruh ile bu ölümsüz bileşen anlatıldı; fakat ruhun dahi bir tanımı tam olarak olamadı. Bakın, burada ruhun nereden geldiğini, nasıl var edildiğini veya var olduğunu tartışmıyorum. Sadece tanımına odaklanıyorum.

Bu tanım insanları kabaca XX. yüzyıla kadar yarı tatmin etti ve bu fikri mekanistik veya fiziksel bir bileşenle dolduracak bir fikir ortaya pek atılamadı. Bilim ruhu açıklamaya çalıştı demiyorum ama sürekliliği sağlayan o “ŞEY”i merak etti, meraktan çatladı ve peşini bırakmadı. Ve sonunda ortaya genetik çıktı. Genetik, aslında XIX. yy.’da Gregor Mendel’in meşhur bezelye deneyleri başlamıştır. Bu ölmeyen ve devam eden olguyu en net şekilde orada anladık: Bazı karakterlerin ısrarla nesilden nesle oluşabilmesinin altında hakikaten bir mekanizma yatıyordu ve bunun bazı basit kuralları vardı. Ölesi değildi…

İlerleyen yıllarda genetik bilimi geliştikçe nesilden nesle aktarılan ve fani bedenle yok olmayan bir şey olduğunu göremeye başladık. Nitekim 1953 yılında yayınlanan bir makaleyle nesilden nesle aktarılan bu öğenin aynı alfabemizdeki harfler gibi sembolik bir moleküler dizi olduğunu anladık: DNA! Bu çok önemli bir keşifti; çünkü tüm bugünün biyoteknolojisinin temel taşlarından biri olmasının yanı sıra hayatın doğasıyla ilgili çok önemli bir boyut açtı bize. Soyutluk! Hayatın temelinde soyut bir yapıtaşı var!

Ne demek istiyorum bununla peki? Bildiğiniz üzere DNA’mızın dört temel molekülü var ve biz bu moleküller A,T,C ve G olarak yazabiliyoruz. Yani, tüm DNA’mızı biz bir kâğıda da transfer edebiliyoruz, aklımızda da tutabiliyoruz veya bilgisayarımızda da görebiliyoruz. Başka bir deyişle bağlı olduğu fiziksel yapıtaşından onu soyut bir dünyaya taşıyıp bir fiziksel ortamdan diğerine kolaylıkla aktarabiliyoruz. Bugün hayatın veya bir canlının doğanın geri kalanında gördüğümüz her şeyden en önemli farkı işte buradadır: Bu soyut dünya! Bugün bu soyut dünyanın bilgi dünyası (enformasyon) dünyası olduğunu biliyoruz. Her hücre içindeki genomda son 4 milyar yılın ürünü olan bir bilgi dağarcığı barındırıyor ve bu bilgi dağarcığını sembolik bir dille saklıyor, aynı bizim alfabemiz veya bilgisayarlarımızdaki 1 ve 0’lar gibi… (Daha beyne gelmiyorum bile. Onu başka bir yazıda konuşuruz.)

“Hayat nedir?” sorusu üzerine bugüne kadar yazılan sayısız felsefe ve biyoloji makalesi veya kitabı bugüne kadar birçok tanımı ortaya atmaya çalıştı. “Kendi kendini devam ettirebilen olgular”, “Evrim geçirebilen ve kendini sürdürebilen kimyasal sistemler”, “Kendi bileşenlerini ve sınırını sürekli üreten, işlemsel olarak kapalı bir ağ”, “Negatif entropi yaratan sistemler”… vb. birçok tanım bugüne kadar ortaya atıldı. Ama bugün görebiliyoruz ki aslında canlılığın en temelinde bir soyut dünya oluşturmak ve bu soyut dünya üzerinden, soyut dünyayı taşıyan fiziksel dünyayı etkileyebilmek ve etkilenen fiziksel dünyanın da tekrar bu soyut dünyaya etki ettiği bir döngü yatıyor. Bu döngü bir bakteriden insana kadar muhtelif şekillerde kendini gösteriyor. Kimi zaman tek bir döngü olarak, kimi zaman birden fazla döngünün ilintili bir şekilde ölçeklenip bir döngüler silsilesi yaratmasıyla. Yani, tek bir döngüden çeşit çeşit yenilikler yaratabiliyoruz. Ancak tahminim o ki hepsinin temelinde ortak bir mekanizma yattığı için makro düzeyde ve zaman boyunca birçok tekerrüre tanıklık ediyoruz. Bu tekrarlar farklı farklı bağlamlarda ortaya çıktığı için hiçbir zaman birbirinin aynısı değil, ama aynı mantıklar tekrar tekrar gözlemlenebiliyor…

Tarih boyunca tüm maddeler, oluşumlar bir şekilde yok oluyorlar veya ciddi değişime uğruyorlar ama işte o mantık bir daha bir daha karşımıza çıkıyor, benzer olaylara sebep oluyor. İşte şairin dediği gibi: “Ölürse ten ölür canlar ölesi değil”…

Hayata Yönelim kategorisinden son haberler

Antipsikiyatri Haklı mıydı? II

II. Ne Başardı? Yerleşik ruh sağlığı anlayışına isyanın kalıcı ilk izleri mahkeme kararlarında görülmeye başlandı. Kenneth Donaldson, kimseye zararı olmadığı hâlde Florida‘da on beş

Artık Hizmet Etmemeye Karar Verin

Otuz İki Yıllık Bir Ömür Étienne de La Boétie, 1530’da Fransa’nın güneybatısındaki küçük Sarlat kasabasında, hukukçu ve kraliyet memurlarından oluşan bir ailede doğdu. Anne
GitEn Üst

Don't Miss