Küresel Dünya’da özgürlüklerin, insan öldürmeme (belli başlı ülkelerde robot öldürme de aynı ya da benzer ölçüde suç sayılıyor) koşulu dışında sınırı yoktu. Her şey dokunulabilir, tahrik edilebilir, parçalanabilirdi. Şu an varılan noktadaki “süper özgürlüğe” kavuşmak için önce geleneklere karşı topyekûn bir mücadele başlatılmıştı. Peşinden millî ve manevî değerler, ailevî kurallar yıkılmıştı. Sonra bu yıkımlar yasalarla dokunulmazlık kalkanı altına alınmıştı.
Lulu bütün bu değişimin bizzat içindeydi. Geleneklerin, kurallar ve toplu değerlerin yıkımı için en ön safta çarpışanlar arasında yer almıştı. Dolayısıyla eve birkaç gün geç uğradı diye Maci’ye tepki göstermesi bir bakıma kendisiyle çelişmesi anlamına da gelecekti. Ama içindeki merak ateşi tüm iç organlarına hatta dürtülerine hararetiyle yayılmıştı. Özgürdü, açık ilişkide de bulunabilirdi amenna da “Hiper Plaza” neyin nesiydi?
– Neden daldın aşkitom?
Birden daldığı düşünce denizinden kafasını çıkardı. Uzun süredir karşılıklı oturmalarına karşın Lulu, Maci’yle diyalog kurmadan sadece önüne bakakalmıştı. Bu yüzden sahte bir gülümsemeyle Maci’ye baktı ve, “Yorgunum..” dedi.
Maci onun son günlerde nelerle uğraştığından habersiz olduğundan sordu:
– Çok mu yoğun bu aralar?
Bu soru, zihnindeki soru işaretlerinin birkaçını noktaya çevirebilirdi. Fırsatı kaçırmamak için hızla cevap verdi:
– Çok yoğun şarj aletim[1]. Bir Marksist ajan ağı bizim şirketin de aralarında olduğu birçok teknolojik kuruluşa sızmış. Bizi bu yüzden alarm durumuna geçirdiler!
Verdiği cevabın ardından Maci’nin yüzüne en ufak bir ayrıntıyı yakalayabilecek dikkatte bakmaya başladı. Tuhaf bir biçimde Maci, Lulu’nun söylediklerini kuruntu yapılabilecek ölçüde önemsememişti. Mimikleri yarı tepkisiz bir sıradanlıkta oynadı. Yoksa Maci usta bir ajan mı olmuştu? Ya da hep bir ajan mıydı?
Kendi kendine sorduğu bu soruların ardından beraber oldukları üç ay gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Maci, daha çocukluktan çıkamamış bir ergendi. Yatakta da, yaşamda da, yakında da, uzakta da… Böyle derinlikli bir işte kısa sürede ustalaşması pek mümkün değildi.
Maci’nin eli-ayağı istemsizce oynamaya başlamıştı. Bu, Maci’nin sıkıldığının göstergesiydi. Birazdan kalkardı. Kalkardı da nereye giderdi?
Kulağındaki kulaklıktan, baktığı ultra akıllı telefon ekranından, ekrana bakışlarındaki muziplikten biriyle mesajlaştığını anladı. Yüz ifadesi normale dönünce:
– Ben gidiyorum aşkitom!…
dedi. Lulu, bir kelime edemeden dondu. Maci şaşırdı. Sanki ayrılmayı teklif ediyordu. Altı-üstü çıkacağını söylemişti!
Lulu, evhamını Maci’ye belli etmemek için yalancı bir tavra büründü yine.
– Güle güle tatlandırıcım… Akşam gelecek misin?
Maci, bu soruyu yadırgadı. Çünkü Lulu merak etmezdi. O, geniş bir partnerdi. Açıkçası bu soruya kızmıştı:
– Neden sordun?
Aldığı ters cevap da Lulu’nun zoruna gitmişti. Aynı sertlikte çıkıştı:
– Soramaz mıyım?
– Yıl kaç olmuş, senin sorularına bak! Ben gidiyorum ve gelir miyim bilmiyorum!
Böyle söyledi Maci ve kapıyı çarpıp gitti. Hizmetçi robot da Maci’nin gitmesini bekliyordu. Temizlik yaparmışçasına dolaştığı yatak odasından çıkıp Lulu’nun yanına, oturma odasına geçti. Bir şey söylemesi için Lulu’nun karşısına dikildi, durdu.
Lulu güya robot üreticisiydi. Sorsanız, “Robotlar çok hassas varlıklardır, onlar da insan gibidirler…” nevinden palavralar sıralardı. Ama iş kendi hizmetçi robotuna geldiğinde değil insan yerine koymayı, paspas gibi çiğnemeyi yeğlerdi.
O da Maci’den farksız hissetmiyordu bu evde… Kimdi ya da neydi o gerçekten? Amacı var mıydı? Niye yaratılmıştı? Köle miydi? Yoksa satış reklamında denildiği gibi “insana yoldaş” mıydı?
Geçen yıl çok satan bir robot firması reklamda el yükseltmiş ve onun sınıfındaki robotları “insana ortak” ilan etmişti! Firmanın sattığı insana ortak robotların ilk serisi arızalı çıkmıştı! Acaba insanlar aldıkları robotların bozulduğunu görünce ortağı tarafından dolandırılmış hissine kapılmışlar mıydı? Neyse… Kendisi ne ortaktı ne yoldaş… O, bu evde eski tabirle hizmetçi hatta emeği daima sömürülen bir köleydi! Köle robot!
O, bunlarla bellek kartını meşgul ederken Lulu seslendi:
– Ne dikiliyorsun?
O zaman fark etti. Bir ismi bile yoktu. Herhangibir cisim gibi isimsiz çağrılıyordu.
– Hey, sana diyorum robot!
Evet… Tarak nasıl tarak, koltuk nasıl koltuksa; özel başka bir isme sahip değillerse o da öyleydi! Sade bir robottu. Artık kanıksadığı statüsünce cevap verdi:
– Bir emriniz var mı efendim?
– Yok! Beni yalnız bırak!
Vah vah… Şu üslup boş bir saksı için dahi kullanılmazken bir ortağa, bir yoldaşa daha da fenası o evdeki ele-ayağa nasıl söylenirdi? İntikam vakti gelmişti. Tam gidecekken döndü:
– Efendim sizden saklayamam…
– Neyi? Ne var?
– Maci sizi aldatıyor…
Lulu kendi bildiği eksikliğini ayak işlerini gören robotun bilmesine içerledi:
– Seni alakadar etmez… İşine bak!
Robotun geri adım atmaya niyeti yoktu.
– Üstelik bir erkekle!
Lulu, LGBTİ+’lara hep hoşgörüyle yaklaşmıştı o güne kadar… Hatta genellikle yalnız yaşadıklarından en büyük robot satış kitlesini de LGBTİ+’lar oluşturuyordu. Buna rağmen duydukları hiç hoşuna gitmedi. Robot madem onu kıstırmıştı, o da bastıracaktı:
– Kimmiş peki?
– Hiper Plaza’da yaşıyor… İsterseniz öğreneyim…
Hiper Plaza adını duyunca Lulu, robotun kuru sıkı atmadığını hakikaten bir malumata sahip olduğunu anladı. Varlığını bile kendine borçlu olan robotunu kendi emelleri için kullanmasında bir mahzur yoktu. Hem bunu robotu başından savmaya vesile gördü.
– Öğren… Bütün ayrıntılarıyla o kişinin bilgilerini istiyorum…
Robot, aldığı cevaptan memnun Lulu’nun yanından ayrıldı. Artık Lulu’nun bir ikiyüzlü olduğu hakkında en ufak bir kuşkusu yoktu. Güya her şeyin serbest olduğu Küresel Dünya’da yaşıyorlardı… Demek ki Küresel Dünya’nın da köşeleri vardı.
Hizmetçi robot o oğlanı araştırmadan evvel kendine bir isim koydu: Zala. Zala, Lulu’yu mahvetmeye ve sonra da ondan kurtulmaya niyetliydi. En kötü özgürlük, en iyi esaretten yeğdi.
[1] Bu ifade 2ABC yılında bir sevgili tamlaması olarak kullanılmaktadır.