Her sene bir felaket tellalı ortaya çıkıp sinemanın kan kaybettiğini ve durumunun kritik olduğunu iddia ediyor. Kötü kalpli ejderha ise başta televizyon ve DVD formatında karşımıza çıktıktan sonra şimdi de dijital yayın platformu suretinde sinemaların karşısında dikiliyor. Buna rağmen sinema sanılanın aksine, iyi bir korku filmi karakteri gibi, öldüğünden emin olduğumuz her seferinde yeniden diriliyor. Peki, ya bu denklemde beyaz atlı prens kim oluyor; Homer’i bir The Simpsons karakteri olarak bilen kitlelere üç saatlik destan izletmeyi başaran Christopher Nolan mı?
Belki de yanlış soruyu soruyoruz: Seyirci sinemaya gitmeyi mi bıraktı, yoksa sinemaya gitmek için artık daha iyi bir sebep mi arıyor?
Bugün Cannes’dan Venedik’e dünyanın en önemli festivallerinde 10-15 dakika ayakta alkışlanan, eleştirmenlerden beş yıldız tam puanları toplayan bir film, ne hikmetse birkaç ay sonra Türkiye’de vizyona girdiğinde tek bir hafta boyunca birkaç salonda gösterilip sessiz sedasız ortadan kayboluyor. Festival prömiyerinden beri filmi radarına alan seyirci, o hafta sonundaki kuaför randevusunu iptal edip pazar günkü aile mangalını erteleyerek alelacele filme yetişmek durumunda kalıyor. Bazen de festivalde dakikalarca süren alkış, gişede birkaç bin bilete bile tekabül edemiyor. Raf ömrü iki haftayı aşmayan film, seyircinin varlığından haberdar olmasına fırsat kalmadan, suya yazılmış bir cümle misali silinip gidiyor.
Her şeye rağmen bizim de kalkıp felaket tellallığı yapmamıza gerek yok; malum bu pozisyonu üstlenen başkaları mevcut. Pozitif yanından bakacak olursak, bazen de sosyal medyada doğru damarı yakalayan, iyi bir fikirle pazarlanan ya da kendisini bir “etkinliğe” dönüştürmeyi başaran filmlerde bambaşka bir tablo görüyoruz.
Sinema artık başlı başına bir akşam planı değil; belirli bir filmin peşinden gidilen bir destinasyon haline gelmiş durumda. “Bu cuma sinemaya mı gitsek?” cümlesi, yerini “Bu film geliyormuş, vizyona girince gidelim”e bıraktı. Çünkü seyirci artık yalnızca ne izleyeceğini değil, neden sinemada izlemesi gerektiğini de sorguluyor. Lazer projeksiyonlu IMAX deneyimi, karanlık ve sessiz bir ortamın elzem olduğu korku filmini kalabalık salonda izleme fikri, anime hayranlarının cosplay’lerini kuşanarak bunu küçük bir buluşmaya dönüştürmesi ya da herkesin konuştuğu bir filme “Ben de gördüm” diyebilme arzusu, bilet fiyatının karşısına konan yeni gerekçeler.
Bu noktada pazarlama da filmin etrafındaki ek ücret karşılığında paketlenen parlak ambalaj olmaktan çıkıp neredeyse filmin kendisi kadar önemli hale geliyor. Backrooms ve Obsession örneklerinde görüldüğü gibi. Daha filmin çekimleri bile tamamlanmadan yaratılan merak, sosyal medya “buzz”ı ve viral olma potansiyeli fikri filmin önünden yürümeye başlıyor. Hatta şu noktaya bile gelmiş olabiliriz: Filmleri pazarlamak için mi kampanyalar yapıyoruz, yoksa kampanyalara eşlik etsin diye mi filmler çekiyoruz?
Amerika tabii ki yeniden keşfedilmedi. Hollywood yüz yıldır bize filmi tek başına satmak yerine, o filmi görme arzusu satıyor. Günümüzde değişen etkenler, arzunun üretildiği hız ve mecralar. Bir zamanlar afiş, fragman ve Nicole Kidman ya da Chris Evans gibi yıldızlar yeterliyken bugün bir filmin birkaç sahnesinin TikTok ya da Instagram’a düşmesi, akabinde meme’e evirilerek kolektif bir şakaya dönüşebilmesi gerekiyor. Seyircinin dikkatini çekmek için artık yan salondaki filmle değil, kaydırıp durduğumuz sonsuz içerikle yarışıyoruz.
Pandemi de bu konuda söz sahibi oldu. Evlere tıkıldığımız dönemde dışarıyı aratmasın diye aldığımız dev televizyon; arka planda ses yapsın, çocuğu oyalasın diye kaydolduğumuz platform üyelikleri pandemi hayatımızdan çıksa da bizimle yaşamaya devam ettiler. Evin konforunda birkaç ay bekleme süresi karşılığında sahip olabileceğimiz filmler varken sinemaya gitmek artık bir refleks değil. Bir karar. Hatta ulaşımından biletine, patlamış mısırından ayıracağımız üç saate kadar küçük çaplı bir yatırım bile diyebiliriz.
Ama bütün bunlar seyircinin sinemadan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, doğru film geldiğinde hâlâ salonların dolup taştığını, filmi premium bir salonda izlemek istiyorsak önceden bilet almamız gerektiğini şaşkınlıkla gözlemliyoruz. Ama tabii ki filmi yeterince görmek istiyorsak. Aksi halde tembellik reflekslerimiz devreye giriyor ve kafamızdaki hayali tartı hesaplamaya başlıyor: “George Clooney için sinemaya gerçekten gidilir mi? O da yaşlandı artık ya… Filmin süresi 2 saat 45 dakika, aralarla birlikte o olur sana üç buçuk saat, gel onun yerine şurda oturup bir şeyler içelim…”
Sinemaları kulede kurtarılmayı bekleyen bir prensese çeviremeyiz çünkü ortada onu kurtarmaya gelecek tek bir beyaz atlı prens yok. Ne Nolan tek başına sinemayı kurtaracak, ne IMAX, ne TikTok, ne de festival ödülleri. Son karar her zaman seyirciye ait olacak.
Sinemanın ihtiyacı olan şey belki de kurtarılmak değil; seyircisine yeniden neden evden çıkması gerektiğini hatırlamak. Seyircisine evden çıkacak bir sebep vermek.
Çünkü seyirci sinemaya gitmeyi bırakmadı; sadece biraz nazlanıyor.