Biyobelirteçlerin Gölgesinde Beden

Canlı beden, modern biyolojinin belki de en çok incelediği ama en az kavradığı gerçekliklerden biri. Onu anlamak için geliştirdiğimiz her yeni teknik, organizmayı bir katman daha görünür kılarken, insanı insan yapan başka hayati boyutları gözden kaçırmamıza neden olur. Nitekim niceliksel bir kategori olarak ölçmek, ontolojik bir kavrayış olan anlamakla eşdeğer değildir.

Bugün biyobelirteçler, sensörler, genetik analizler ve yapay zekâ destekli sağlık platformları sayesinde organizmayı tarihte hiç olmadığı kadar ayrıntılı biçimde sayısallaştırıyoruz. Her geçen gün daha fazla veri üretiyor, daha hassas ölçümler yapıyor ve bedeni daha “okunabilir” hâle getiriyoruz. Ama şu soruyu sormaya pek alışık değiliz: Bu kadar veri bizi gerçekten yaşamın kendisine mi yaklaştırıyor, yoksa yalnızca onun teknik temsilini mi çoğaltıyor?

İlk bakışta bu soru gereksiz, hatta konjonktüre yabancı gelebilir. Ne de olsa teknoloji, tıbbın imkânlarını olağanüstü ölçüde genişletti. Birkaç on yıl önce teşhis edilmesi neredeyse imkânsız olan pek çok hastalık, bugün erken evrede saptanabiliyor. Biyobelirteçler aracılığıyla organizmanın iç dengesindeki sarsıntılar, daha hekimin zihnine düşmeden algoritmalarca fark ediliyor.

Uzun yaşam (longevity) endüstrisi de tam olarak bu teknolojik kibrin üzerine kurulu. Daha yoğun ölçüm, daha fazla veri ve daha kümülatif algoritmalar sayesinde daha uzun, daha steril ve daha tahakküm altında bir ömür vaat ediliyor. Bu yaklaşımda beden, yaşanan ve hissedilen bir töz olmaktan çıkıp titizlikle taranması ve deşifre edilmesi gereken bir veri kümesine indirgeniyor.

Bu anlayışın en görünür simalarından biri, yaşamını yaşlanmayı yavaşlatmaya adayan Bryan Johnson. Her gün yüzlerce biyobelirteç takip ediyor, algoritmaların önerileri doğrultusunda besleniyor, egzersiz yapıyor ve milyonlarca dolarlık biyomedikal protokoller uyguluyor. Buna rağmen yıllarca fark edilmeyen otoimmün gastrit tanısı aldı. Burada mesele, Johnson’ın başarısız olması değil. Asıl mesele, bu kadar yoğun bir ölçüm sisteminin bile organizmanın o uçsuz bucaksız bütünlüğünü kavramaya yetmemiş olmasıdır. Kriz, eldeki verinin azlığından değil, verinin bizzat neyi temsil ettiği, neyi ıskaladığı gerçeğinden kaynaklanır.

Hiçbir teknoloji gerçekliği nötr, şeffaf ya da dolaysız biçimde kaydetmez. Her ölçüm aynı zamanda bir seçme, sınıflandırma ve görünür kılma işlemidir. Mikroskop yalnızca büyütmez, neyin görülmeye değer olduğuna da karar verir. İstatistik yalnızca hesap yapmaz, hangi değişkenlerin anlamlı sayılacağını belirler. Algoritmalar yalnızca tahmin üretmez, normalliğin sınırlarını da yeniden çizer. Her ölçüm, kaçınılmaz olarak belirli bir iktidar ilişkisinin ve epistemolojik bakış açısının içinden konuşur. Biyobelirteçler de bunun istisnası değildir. Onlar organizmanın bizzat kendisi değil, organizmaya içkin belirli biyolojik süreçlerin yalnızca yansımalarıdır. Modern tıp bu göstergeler olmadan düşünülemez. Sorun onların kullanılması değil, zamanla organizmanın yerini almaya başlamaları; çünkü gösterge, hiçbir zaman gösterdiği şeyin kendisi değildir.

Canlı beden, lineer çalışan statik bir makine değil; bilakis çevresiyle sürekli bir müzakere içinde olan, kendini yeniden üreten ve iç dengesini (homeostazi) korumaya çalışan dinamik bir bütündür. Dışarıdan mühendislik hamleleriyle kusursuzlaştırılmayı bekleyen pasif bir nesne değil, kendi bütünlüğünü direngen bir şekilde sürdüren etken bir organizmadır. Ateş, enflamasyon, metabolik yeniden düzenlenmeler ya da hormonal değişimler yalnızca bozulmanın göstergeleri olarak okunamaz. Çoğu zaman bunlar, organizmanın bozulan dengeyi yeniden kurmaya yönelik öz-savunma ve telafi mekanizmalarıdır. Fizyoloji de büyük ölçüde bu uyum süreçleri üzerinden işler.

Fransız düşünür Georges Canguilhem’in yıllar önce altını çizdiği gibi, canlıyı canlı kılan unsur dışarıdan belirlenmiş normlara uyması değil, gerektiğinde kendi normlarını üretebilmesidir. Sağlık da belki tam burada ortaya çıkar. Sabit referans aralıklarına kusursuz biçimde uymakta değil, değişen koşullara rağmen yeni dengeler kurabilme yeteneğinde. Dolayısıyla aynı biyobelirteç farklı organizmalarda, hatta aynı organizmada farklı zamanlarda bütünüyle farklı biyolojik anlamlar taşıyabilir. Organizmanın kendi imkânlarıyla geliştirdiği meşru bir adaptasyon ile acil müdahale gerektiren gerçek bir patoloji arasındaki ince çizgi, sayısal eşiklerin ezberinden değil, organizmanın bütünlüğünü hesaba katan biyolojik bir hermeneutikten geçer.

Oysa teknolojik ölçüm çoğu zaman bu uzun biyolojik hikâyeyi tek bir ana indirger. Laboratuvar sonucu, yaşamın akışı içinden alınmış donmuş bir kare gibidir. Sayılar kendi başlarına konuşmazlar. Onlara anlam atfeden, onları tıbbi bir çerçevede yorumlayan yine insan zihnidir. Daha fazla veri üretmek, daha fazla hakikat üretmek anlamına gelmez.

Muhtemelen günümüzün en büyük yanılgısı da burada düğümleniyor. Organizmayı daha iyi anlayabilmek için sürekli daha fazla veri toplamamız gerektiğine inanıyoruz. Oysa kimi zaman veri arttıkça anlam da parçalanıyor. Bilmediğimiz gerçekler, kuramsal eksiklikler olmaktan çıkıp yalnızca “henüz yeterince veri toplayamadık” şeklinde açıklanıyor. Böylece teknolojinin sınırları görünmez hâle gelirken çözüm hep yeni sensörlerde, yeni testlerde ve yeni algoritmalarda aranıyor.

Bu eleştiri bedeni kendiliğinden doğru, kusursuz ve yanılmaz gören bir yaklaşımın ürünü değildir. Organizma yanılabilir, tükenebilir ve telafi mekanizmalarının sınırına ulaşabilir. Modern tıbbın en büyük başarısı tam da bu kırılganlık anlarında yaşam kurtarıcı müdahaleler geliştirebilmiş olmasıdır. Fakat bu başarı, bedeni bütünüyle sökülüp takılabilir bir mühendislik nesnesi olarak kavramayı meşrulaştırmaz.

Bugün uzun yaşam endüstrisinin sattığı şey yalnızca daha uzun yaşamak değil. Asıl satılan fikir, yaşamın bütünüyle hesaplanabilir olduğu düşüncesi. Böyle bakınca beden, tarihinden, çevresinden, toplumsal ilişkilerinden ve ekolojik bağlamından yavaş yavaş kopuyor ve optimize edilmesi gereken bireysel bir yatırım nesnesine dönüşüyor. Sağlık da ortak bir yaşam koşulu olmaktan çıkıp kişisel performans göstergesine indirgeniyor.

Belki de geleceğin tıbbının en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni sensörler değil, organizmayı yeniden düşünme cesaretidir; çünkü teknoloji yaşamı değil, yaşam üzerine kurduğu temsilleri ölçebilir. O temsiller ne kadar ayrıntılı olursa olsun, temsil olmaktan çıkmaz. Organizma ise her zaman ölçülebilenden biraz daha fazlasıdır. Tam da bu yüzden bedeni bütünüyle veriye dönüştürme arzusu, belki de biyolojinin değil, modernliğin en büyük metafizik yanılsamalarından biridir.

Ceren Tunay

Ceren Tunay

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde doktora çalışmalarına devam eden Ceren Tunay, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (Fransızca) bölümü mezunudur. Lisans öğrenimini birincilikle tamamlamış, yüksek lisans derecesini ise yine Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji bölümünden almıştır. Araştırmaları, Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (STS) perspektifinden, eleştirel teknoloji çalışmaları odağında yoğunlaşmaktadır.

Hayata Yönelim kategorisinden son haberler

Antipsikiyatri Haklı mıydı? II

II. Ne Başardı? Yerleşik ruh sağlığı anlayışına isyanın kalıcı ilk izleri mahkeme kararlarında görülmeye başlandı. Kenneth Donaldson, kimseye zararı olmadığı hâlde Florida‘da on beş

Artık Hizmet Etmemeye Karar Verin

Otuz İki Yıllık Bir Ömür Étienne de La Boétie, 1530’da Fransa’nın güneybatısındaki küçük Sarlat kasabasında, hukukçu ve kraliyet memurlarından oluşan bir ailede doğdu. Anne
GitEn Üst

Don't Miss