Cumhuriyet’in kurucu felsefesini ve ideolojik dayanaklarını anlamak için dönemin çözmeye çalıştığı somut sorunlara ve bu bağlamda topluma ne vaat ettiğine bakmak gerekir. Bunu yaparken de öncelikle olguları kendi ideolojik ajandalarıyla çarpıtıp kurucu dönemi bir yandan toplumda karşılığı olmayan elitist bir proje, diğer yandan tarihimizdeki tüm kötülüklerin nedeni olarak gösteren liberal ve İslamcı tezlerden sıyrılmak gerekir. Çünkü yöntemsel olarak tarih dışı ve anakronik olan bu çarpıtmalar, Cumhuriyet’i tarihsel bağlamından koparan ve itibarsızlaştıran tüm ezberlerin de beslenme kaynağıdır.
Oysa Marks’ın çağlar üstü tespitiyle “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi keyiflerine göre değil, verili koşullar içinde yaparlar.” Cumhuriyet’in kurucu kadrosu için bu verili koşullar; dışarıda emperyalist bir kuşatma, içeride ise ekonomisi iflas ederek yarı sömürge haline gelmiş, yönetsel mekanizmaları ve toplumsal yapısı çürümüş, hukuk sistemi çağdışı kalmış, okuryazarlığın bile lüks sayıldığı bir gerçekliktir. Dolayısıyla politik programın sınırlarını çizen de, bu programın ne kadarının hayata geçirilebileceğini belirleyen de bu ekonomik yapı ve toplumsal zemindir.
Cumhuriyetçi Programın Öncelikleri
Dünyanın emperyalist merkezler ile sömürgeleştirilen çevre ülkeler olarak ayrıştığı tarihsel koşullarda, kurucu irade geri kalmışlıktan kurtulmayı, aydınlanmayı ve kalkınmayı siyasal ve ekonomik bağımsızlığın koşulu olarak görmüştür. Bu bağlamda uluslaşma ve modernleşmeyi, sömürgeleşmeye karşı mücadele sorunuyla iç içe geçmiş bir zorunluluk, bir varoluş mücadelesi, ilerici, hatta devrimci bir adım olarak tanımlamıştır.
Böylece politik programda iki öncelik ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki, ulus-devletleşme ekseninde gelişen yeni dünya düzenine, bağımsız ve eşit bir ulus-devlet olarak eklemlenmek; ikincisi ise sanayi toplumuna geçişi sağlayacak, toplumu sömürgeleşmekten kurtaracak ulusal ekonomiyi inşa ederek, küresel ekonomide eşit bir özne olarak yer almaktır.
Dış politikadaki antiemperyalist bu hattın iç politikadaki yansıması ise emperyalizmin ülkedeki dayanağı haline gelmiş her türlü yönetsel, hukuksal, eğitsel gericiliği ve feodalizmi ortadan kaldırmaktır. Bu bağlamda ulus-devletleşme ve ulusal egemenlik fikri, saltanata, halifeliğe, ulemaya karşı eşitlik ve laiklik mücadelesinin ilk adımı olarak görülmüş; egemenliğin kaynağı ve niteliği radikal biçimde değiştirilmiştir. Egemenliğin kaynağının değişmesi ise yüzyıllardır tebaa olarak görülen yığınların artık “halk” olarak tanımlanmasını, halkçılığı ve yurttaşlık politikalarını şekillendirmiştir.
Halkçılık, Kamuculuk, Yurttaşlık
Kurtuluş Savaşı devam ederken ilk Meclis’in 18 Kasım 1920 tarihli genel kurulunda okunan Halkçılık Beyannamesi, dışarıda antiemperyalist politikaların, içeride halkçı-kamucu politikaların bütünleştiği bir program niteliğindedir. Programda emperyalist devletlerin, devlet ve milletimizin hayatına açıkça kastettiği; Meclis’in, halkı emperyalizmin ve kapitalizmin zulmünden kurtararak egemenliğin sahibi haline getirmeyi amaçladığı vurgulanmaktadır. Ayrıca Meclis’in halkın öteden beri maruz kaldığı sefalet nedenlerini ortadan kaldırarak yerine refah ve saadeti koymayı hedeflediği; bu bağlamda toprak, eğitim, hukuk, ekonomi gibi alanlarda halkın ihtiyacına göre yenilikler yapmaya çalışacağı ilan edilmektedir.
Dolayısıyla programda, antiemperyalist bir tavır sergilenmedikçe halk egemenliğinin ve toplumsal refahın da sağlanamayacağı ifade edilmiş; halkın dışarıda emperyalizmin, içeride saltanatın “kul”u olmaktan kurtulması, aynı tarihsel hamlenin iki yönü olarak belirlenmiştir. Bu nedenle bir yandan kapitülasyonlar kaldırılıp devlet eliyle sanayileşme politikası ve planlı ekonomi programı uygulamaya konulurken bir yandan da ümmeti ulusa, tebaayı yurttaşa dönüştürecek hukukî düzenlemeler ile sosyal politikalar birbirini tamamlar nitelikte hayata geçirilmeye çalışılmıştır.
Halkçı-kamucu program bu doğrultuda “yurttaş” statüsünün çerçevesini de çizmektedir. Yurttaş, cumhuriyetçi kolektif iradeye bağlı, “ortak iyi” ve “ortak yarar” etrafında bir araya gelen, yani kendi kaderine sahip çıkan, aydınlanmış kadın ve erkekleri ifade etmektedir. Dolayısıyla yurttaşlar arasında toplumsal bağı kuran ana eksen, her şeyden önce ortak kamusal çıkardır. Bu bağlamda ırksal olmayan, hukukî bir yurttaşlık çerçevesi idealize edilerek dayanışmayı ve ilkelerde ortaklaşmayı önceleyen Fransız tipi bir tanım yapılmıştır.
Eğitim, sağlık, sosyal hayat, bilim, sanat gibi alanlarda yapılan kamusal yatırımlar ile bu ortak zemini güvenceye alan laik politikalar, kadın-erkek eşitliğini de inşa ederek yurttaşlık idealini somutlaştırmayı, ete kemiğe büründürmeyi amaçlamıştır. Kılık Kıyafet Kanunu’ndan Harf Devrimi’ne, Medenî Kanun’dan Tevhid-i Tedrisat’a, Soyadı Kanunu’ndan tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar uzanan her bir devrim, toplumu dinsel-feodal eşitsizliklerin boyunduruğundan kurtarma ve yurttaşlık zeminini kurma kararlılığının göstergesidir.
Topyekûn Aydınlanma ve Kalkınma
Kurucu kadro için Cumhuriyet’in varlığını sürdürmesi ve halkçı, kamucu, laik normların toplumda kökleşmesi, tüm bu kazanımlara sahip çıkacak yurttaşların yetiştirilmesine bağlıdır. Bu nedenle adeta bir “kurtarıcı” rolü atfedilen eğitim, üzerinde en çok durulan alanlardan biridir. Eğitim politikalarını biçimlendiren temel dayanaklar yine dışarıda emperyalizm karşıtlığı, içeride ise saltanat ve hilafetle bütünleşmiş bilgi sisteminin tasfiyesidir. Bu bağlamda kamucu politikalarla tüm topluma yaygınlaştırılmış laik-bilimsel eğitim, hem Batı karşısındaki geri kalmışlıktan, ekonomik-teknolojik bağımlılıklardan kurtulmanın en önemli yolu hem de laik cumhuriyeti toplumsallaştırarak halka mal edecek sosyal devrimin temel adımı olarak görülmüştür.
Bu doğrultuda din referanslı bilgiden modern bilimlere, nakilcilikten akılcı ve sorgulayıcı düşünceye geçişin koşulları oluşturulmaya çalışılmıştır. Böylece eğitimin dinî vesayetten özgürleştirilmesi, ahlakın dinden özerkleşmesi, evrim teorisi gibi temel bilimsel konuların müfredatta tereddütsüz yer alması, eğitimin tüm kademelerinin kız çocukları da dahil bütün yurttaşlara eşit bir hak olarak açılması, çağdaş siyasal kavramların topluma tanıtılması temel hedefler olarak belirlenmiştir. Bu bağlamda Tevhid-i Tedrisat Yasası, anayasal parasız eğitim hakkı, karma eğitim, Harf Devrimi, Millet Mektepleri, Halkevleri, Köy Enstitüleri, üniversite reformu, konservatuarlar, devlet tiyatroları, müzeler, dünya edebiyatından çeviriler gibi pek çok hamle, kitlesel bir aydınlanma projesinin ve topyekûn kalkınmanın yapı taşları olarak planlanmıştır.
Kurucu Perspektiften Bugüne
Çeyrek yüzyıl gibi kısa bir zaman diliminde, ekonomik kısıtlılıklar içinde ve geçmişten devralınan dinsel-feodal zeminde tüm bu adımların ne kadar başarıya ulaştığı, amaçlanan siyasal-toplumsal devrimin ne ölçüde inşa edilebildiği elbette tartışılabilir. Fakat hayata geçirilen politikaların oldukça rasyonel nedenlere ve kararlı, devrimci bir iradeye yaslandığı açıktır.
Kaldı ki Soğuk Savaş döneminde angaje olunan NATO’cu hattın doğrudan bu iradeyi hedef alması ve ülkede antiemperyalizm, halkçılık, devletçilik, laiklik adına ne varsa tasfiye etmeye çalışması, kurucu dönemin başarısını ve ilerici potansiyelini tesciller niteliktedir. Tam da bu nedenle, topluma Yeni-Osmanlıcılığın, “millet sistemi” gibi gerici toplumsal formların dayatıldığı günümüz koşullarında, emekçi, halkçı, aydın bir cumhuriyeti kazanmanın yolu, bu tarihsel mirası doğru kavrayıp, ileriye taşımaktan geçmektedir.