Benim ailemde hiç asker yok. Anne tarafım üniversiteyi Amerika’da okumuş, dolayısıyla sivil bir dünya anlayışıyla yetişmiş bireylerden, baba tarafım ise daha çok Balkan ruhunu hissettiren, askere çok saygı duyan fakat ruhen tüccar olan ve disiplinden fersah fersah uzak aile bireylerinden oluşuyordu. Bu koşullar altında ben kendi kabiliyet ve imkânlarıma baktığımda, rasyonel bir çıkarımla (bunun tersini de iddia eden çok kişi oldu tabii) bir hava subayı, olmayı ve de kurmay pilot olma hayalleri kuran bir ergen çocuğuydum.
Çocuğuna oldukça fazla imkân verebilen bir ailenin çocuğu olarak lise yıllarımda son derece tutkulu bir şekilde hava subayı olmak istedim. Benim lise yıllarım Türkiye’nin 2000’li yıllarının refahı oldukça yüksek dönemine denk geliyor. İsteyenin, günümüze göre çok daha rahat bir şekilde dünyanın en iyi okullarında eğitim fırsatlarını kovalayabildiği, yurt dışına seyahate çıkabildiği, ülkemizin sokaklarında insanların daha mutlu ve kendini özgür hissettiği yıllarda, herkes Mersin’e giderken ben tersine gidiyordum. Hatta bunu bir adım daha ileriye götürmüştüm. Lise yıllarımda arkadaşlarım deniz kenarında veya yurt dışında tatile giderken ben Hava Harp Okulu’nun yaz kampına gönüllü olarak gitmiştim. Bu kamp Harbiyelilerin hiç gitmek istemediği zorlayıcı askeri eğitimin verildiği kamptı. Hatta hatırlarım, kamptaki ağabeylerim (çünkü en küçük Harbiyeli benden en az 5 yaş büyüktü) kampta olduğum sırada annemin dayımlara güneyde tatil yaptığını, babamın ise Londra’da olduğunu duyunca, “Ya bi si..r git. Manyak mısın? Nesin?” diye beni masadan kovmuştu. Bense kulağımda adım adım başlayan işitme kaybından bîhaber, tutkuyla hava subayı olmaya hazırlıyordum kendimi.
Çok uzattım, fakat o dönemde ülkemiz uzun bir askere saygı döneminden çıkmış, bugün saçmalığı gözler önüne serilmiş Balyoz ve Ergenekon davaları gibi tiyatrolarda kendi askerine sahip çıkamamış bir dönemi yaşadık. Evet, 12 Eylül gibi sert bir dönemi atlatmış, ardından 28 Şubat’ı yaşamıştık. Askeri darbeler ve onların sosyal hayatımız üzerindeki darbelerin etkisi tazeydi. Fakat her zaman yaptığımız gibi bir sistemin belirli defoları üzerinden hak iddia edip tüm sistemi karaladık, objektifliğimizi kaybettik ve nihayetiyle çocukça davrandık.
Benim için o dönemler oldukça sorgulatıcı zamanlardı: Artık üniversiteye yeni başlamış fakat ülkeme her döndüğümde örnek aldığım komutanlarımı, her biri farklı konularda bana davranışları ve öğütleriyle öğretmen olmuş komutan büyüklerimi artık hapishanede ziyaret ediyordum. Kendimi birçok yerde komutanlarımı tek başıma savunurken buluyordum. Biz kendi bağrımızdan çıkardığımız, peygamber ocağı dediğimiz ordumuzu çok çok hızlı unutmuş çok hızlı ötekileştirmiştik.
Peki, ben sizlere bunu asker güzellemesi yapmak için mi anlattım? Hayır. Ben aslında büyüdüğü zamanlarda ve ortamda olan gelişmeleri görüp, kendisini bu koşullar altında eleştiren ve de eleştirilerine çare bulmaya çalışan bir çocuğun çabasını anlatıyorum.
Bu çocuk, geniş imkânların kendisine verdiği rahatlık ortamında, her rahatlığın yarattığı defoları, şansına etrafında iyi örnekler görerek fark eden ve bunun ileride hayatında sıkıntı yaratabileceğine kanaat getiren bir çocuktu.
Askerlik çoğumuzun düşüncesinin aksine zart zurt dünyası, mantığın bittiği yerde başlayan ve insanların anlamsızca ölüme gönderildikleri bir yer değildir. Askerlik yani ordu çok farklı bir ortamdır. Askerlik mesleğini ben bugün şöyle özetliyorum: Aşırı zorlu ve stresli koşullar altında, kendi hayatıyla tehdit edilen insanların verilen görevleri en iyi şekilde yapabilme bilimi. Bu bilim tarih boyunca önce teknik, daha sonra sanat ve günümüzde de bilim olarak anılmaya başlandı. Dolayısıyla tarih boyunca getirdiği önemli bir tecrübe birikimi de barındırmaktadır.
Bunlardan en önemlisi bazı görevleri ‘omurilikten yapabilmek’tir. Başka bir deyişle artık yapılması gerekene o kadar hâkimsinizdir ki, düşünmeden yapabilirsiniz (beyninizi pas geçercesine). Bu becerinin en çok hissedildiği yerlerden biri havacılıktır. Kararların en fazla birkaç saniye içinde verildiği ve bu sırada birden çok girdiyi yorumlayıp icraata dönüştürmek zorunda olunan bir yerdir jet uçağı. Bugün bu kabiliyeti beynin ön tarafında bulundan prefrontal korteks bölgesindeki oksijen kullanımını takip ederek ölçmek mümkün. Burada daha az oksijen tüketerek yani daha az düşünerek işini yapabilenler görevini daha iyi öğrenmiş ve daha başarılı pilotlar oluyorlar.
Böyle bir görevi icra etmek için ise sürekli idman, yüksek disiplin ve azim gerekmektedir. Askerlikte gördüğünüz süreklilik, devamlı zorlukla mücadele ve de psikolojik sıkıntılar sizi bu ekstrem koşullara hazırlamak için kurulur. Tüm bunları icra ederken ayrıca durumsal farkındalığınızın da yüksek olması gerekir. Anadan öğrenilecek bir kabiliyet değildir durumsal farkındalık. Fakat oluştuğunda hayat kurtarır, sizi etrafınızda olan bitenden çok daha fazla haberdar eder, öğrenme hızınızı dahi arttırır.
Kaçınızın asker dostu var bilmiyorum, fakat askerlerin çoğunluğunda sürekli etrafı kolaçan eden, sizin fark etmeyeceğiniz detayları hemen fark eden, büyük resim içinde hızla yerine yerleştiren insan profilleri görürsünüz. Ayrıca bizim zorlandığımız, günlük stres döngümüz içinde psikolojimizi aşındıran durumlarda askerlerin zorlanmadığını, duruma daha hâkim olduğunu görürsünüz. Hayatî olanla önemsiz olanı daha hızlı ayırt edip daha hızlı karar alırlar. Oldukları yerde güven veren insan olurlar. Tabii bunun istisnaları var. Sonuçta askerlik eğitimi 100% sonuç verebilen bir sistem değil. Canlıların sürecinde 100% olma garantisi olan tek şey sanırım ölümdür.
İşte bu durumları gözlemleyen ben yukarıda bahsettiğim özellikleri edinebilmek arzusuyla ve de tabii uçmayı da tutkulu bir şekilde seven ben asker olduğum takdirde ciddi derecede eksikliğini hissettiğim bazı özellikleri kazanabileceğime inanmıştım. Bu inancım hala devam ediyor fakat ben kulağımdaki işitme kaybından dolayı harp okuluna dahi giremedim.
Bunları sadece içimi dökmek için anlatmadım. Tarihimiz boyunca Türkler asker millet olmakla övündük, hakikaten askerliği andıracak şekilde tarih boyunca birçok koşulda hayatta kaldık, farklı coğrafyalarda devletler kurup tarih boyunca varlığımızı hissettirdik. Modern tarihimizde ise kanımca bir sosyal deneyin içerisindeyiz. Cumhuriyetle beraber barış dönemimizi sivillerin yönettiği askerlerin ise vatan savunması görevine çekildiği bir yapıyı deniyoruz. Bu yapıyla barış dönemimizde korumaya değil üretmeye, keşfetmeye ve en önemlisi deneyip yanılmaya odaklanmaya çalışıyoruz. Çok da güzel yapıyoruz.
Ancak tarihten gelen bazı alışkanlıklarımız var. Hem sivil hem de askeri kesimimizde. Dolayısıyla yeni sivil-asker dengemizi bulmamız zaman alıyor. Bu yolda güzel gelişmelerle beraber birçok hata yapılıyor. Bu normaldir de. Fakat bu esnada yapılan hataları bağlamından çıkartıp, tüm ordu müessesini karalarcasına hareket etmek sadece halk olarak bize zarar verir. O yüzden askerliğin ne olduğunu hatırlayalım, bizim içimizden çıkan askerlerimize hak ettikleri ilgi ve alakayı gösterelim. Sonuçta onlar bizim evlatlarımız ve son derece fedakâr ve becerikli evlatlarımızdır.