Geçenlerde aklıma geldi; bugüne kadar aldığım her meslekî iltifatı on lirayla değiştirseydim zengindim! Üşenmedim, hesap ettim, gerçekten de durum buydu. Zira aldığım meslekî iltifatlar övünmek gibi olmasın ama öyle onlarca, yüzlerce, binlerce değildi ki; onbinlerce, yüzbinlerce, milyonlarcaydı!…
Diyeceksiniz ki sizin meslek “iltifatçılık” mıdır? Elbette değildir fakat bir tatlı farzedilirsek iltifat bu tatlının şekeridir. Diğer bir deyişle olmazsa olmazıdır.
Yamyamlar, bölgelerini ziyaret eden bir grup turisti kaçırmış. Kazanları kurmuşlar ve teker teker hepsini pişirmeye karar vermişler. Sıra içlerinden birine geldiğinde kafile, yamyamların şefine, “Bu adamı pişirirken bol bol alkışlayın..” demiş. Yamyam şefi safça niye diye sorunca da, “O, yazardır. Ne kadar alkışlarsanız o kadar şişer, hepinize yeter!” cevabını vermişler. Şairlik, yazarlık, senaryoculuk.. velhasıl uğraştığım mesleklerin her biri ayrı ayrı fıkradaki gibidir. İltifat görmeden devam ettirilebilmeleri zordur.
Gelgelelim yaşadığımız dönemde, soluk aldığımız dünyada hiçbir alışveriş “iltifat” karşılığında yapılmamaktadır. Aslında bu fena bir durum. Hayal ediniz, “bir öpücüğe bir ekmek”, “bin övgüye bir kilo et” alınsa dünya sevgi küreciğine dönüşmez miydi? Maalesef dünya sevgi küreciği değil, para, kâr ve kazanç geoitidir. Bu geoitte de maddî karşılık olmadan yaşamak imkânsızdır.
Bazan “imkânsızı başarmışım” galiba diye düşünüyorum. Öyle ya, bugüne dek kimse bana nasıl geçiniyorsun diye sormadı. Herhâlde bir sihirbaz gibi “maddî karşılık” hanesini yok ettiğimi yahut bir simyacıymışçasına onu bambaşka bir nesneye çevirdiğimi zannediyorlar. Yok, öyle bir şey!
Çetin Altan, Siyaset Meydanı programında Ali Kırca’ya, öğrencilere okullarda Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin ve daha nice ünlü yazarın isminin ezberletildiğini ancak bu yazarların nasıl geçindiklerinin öğretilmediğini söyler. Çok haklı; bitki olarak dünyaya gelmemişler ki fotosentez yaparak beslensinler! Yazar, tabiatiyle yazarak geçimini sağlayacaktır fakat bu “olgu”, telif hakkı ya da telif ücreti gibi gerçekleri anka kuşu sananların memleketi Türkiye’de “dolgu” bile değildir!
Bu yüzden ülkemizde yazarlığı meslek edinenler para kazanmak adına reklamcılık, gölge yazarlık, içerik üreticiliği ve benzeri başka işlerle uğraşmaktadırlar. Yoksa açlıkları bitmeyecek, borç döngüleri tükenmeyecektir…
Peki, hayatı para peşinde koşarak harcanan bir yazarın yetkin bir sanat eseri meydana getirme olasılığı ne kadar düşüktür farkında mısınız? “Bizde romancı yok…”, “Bizim öykücülerimiz vasat bile sayılmaz..” eleştirilerinde bulunanların bu acı gerçeği gözlerinin önlerine getirmelerini rica ederim.
Hatta bu yüzden vaktiyle bir kıt’a yazmıştım:
Hak diyenler hak ne bilmez, hak bilenler hak arar,
Saygı bekler lâf diyenler, lâfa saygım yok benim.
Ah yazar, şair olanlar bil ki doğmuştur ölü;
Böyle meslek tuttuğumdan ölme kaygım yok benim!
Doğru, ölüm kaygısı taşımamaktayım. Taşıdığım yegâne kaygıysa bilakis yaşam kaygısıdır.
Aşağıdaki sorular cevapsız kaldıkça da bir yazarın yaşam kaygısı hâliyle artmaktadır:
- Yazdığım yazılardan kaç lira telif alabilirim?
- Sattığım senaryonun bedelini ne zaman öderler?
- Gönlümce bir roman yazabileceğim rahatlığa ne zaman kavuşabileceğim?
- Yazdığım kitabın telifi ne zaman hesabıma yatar?
Yukarıdaki tarihsel ve sayısal yanıtlara sahip sorular birer kurşun olup yazı emekçisinin bağrına saplanıp durmaktadır. Sonra çıkar, çıkarabilirsen!
Kurşunlaşan mevzubahis sorularla yaralandığımızdan ötürü kendimize “gazi” nitelendirmesini yakıştırsak yeridir. “Yazı gazi”si olduğumuz için maaşsızından tabii…
“Yandaş yazar”lık, “menfaatçi kalemşor”luk, “satılık kalem”lik benzeri hareketleri yaratan da yazarın yaşadığı yokluktur. En çok üreten yazarlarımızdan Aziz Nesin bile bir dönem hayatını bakkallık yaparak idame ettirmiştir.
“Bakkal” Aziz Nesin’in yurdunda geçim kaygısı yaşamayan o kadar kara paracı, pezevenk, kolay paracı var ki… Onları gördükçe belki imrenmiyorum ama “böyle mi olmalıydı” sorusuyla hayıflanıyorum…
Belki de hayatını değiştirecek bir kitaba ikiyüz lirayı çok gören genç, gününün on beş dakikasını işgal etsin tesellisiyle aynı parayı bir fincan kahveye vermeye çekinmiyor! Gecesini güzelleştirip, anı tahtasına unutulmayacak mürekkeple yazılacak bir piyesi seyretmek yerine o parayı gece kulübüne gömüp zam sarfiyatı yapıyor! Elinizdeki yüzaltmış liralık gazeteye para vermemek için kırk takla atıyor! Tamam, atmasına atsın da bari bu yeteneğini ülkemizi uluslararası bir organizasyonda jimnastik dalında temsil etmede kullansın umudu taşıyorum, o da yok!
Bu olumsuzluklarla karşılaşan yazarsa bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğu fikirlerini yavaş yavaş giydiriyor, boynunu eğiyor ve düzene uyma yolunda ilerlemek mecburiyetinde kalıyor. Varsa cevheri kayboluyor, yeteneği köreliyor, sanatçılığı ölüyor… Hâlâ eli kalem tutuyorsa kiralıyor ya da satıyor kalemini, bıraktıysa ruhunu… Yazmıyor artık azıyor. Anlıyor çünkü memleketinde yazarak kazanılmıyor, azarak kaybedilmiyor.
Meslektaşımız Behçet Necatigil avutuyor bizi:
Yemeden olmuyor
Yapılara, yakıtlara, taşıtlara
Ödemeden
Yememize ne kaldı?
Sıcak durulmuyor
Otur oturduğun yerde
Geçsin bu gün de gidersiz
Gezmemize ne kaldı?
Vurulsa yüzdeye
Kaçta kaç yaşamak
Bir şeyler görmeye
Görmemize ne kaldı?
Ne mi kaldı? Bir başka meslektaşımız, hatta “mesleğini” bırakın ağır “-taş”ımız, Şair-i Azam’ımız Abdülhak Hamid’e göre:
Eyvah!.. Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh-u zâr kaldı!