Yitirilen ve Yeniden Bulunan Ütopyalar: Sosyalizmin “Sosyal”i Nedir? — I

Catherine Liu’nun Haziran 2026’da kurulanPalmSprings Sosyal Araştırmalar Okulu’nun açılış töreni için hazırladığı konuşma metninden kısaltılarak Türkçeye aktarılmıştır.

PalmSprings Sosyal Araştırmalar Okulu’nun (PSSSR) açılış konferansına gelenleri selamlıyorum. Bu etkinliği hazırlayanlara teşekkür ederim.

Bu konferans, konuşmacılarımızın ve PSSSR’nin yanıt vermeye çağrıldığı açık uçlu bir soruyu gündeme getiriyor. Uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir soru bu. Öylesine temel bir soru ki bugüne dek gözardı edildi: “Sosyalizmin ‘sosyal’i nedir?”. Sosyal araştırmanın mümkün olduğunu ve toplumların bilginin nesnesi, sorgulamanın öznesi olabileceğini vartaya geldik. Fakat benim yöneltmek istediğim soru şudur: Çağdaş kapitalizmin yıkıcı spekülatif istikrarsızlığı ile zamanımızda hâkim teknolojik vaziyet, yani ironik biçimde “sosyal medya” diye adlandırılan şey, insan hayatının sosyal boyutunu tüketmiş olabilir mi? Siyasal ve ekonomik örgütlenme sistemlerinin tamamının üzerine inşa edildiği bu temel tükendi mi?

Karl Marks’ın “materyalist tarih anlayışı, toplumsal varlık ve toplumsal bilinç” analizini ortaya koyduğu Alman İdeolojisi’ni yeniden okuduğumda, Antik Çağ ve feodal dönemde sosyal hayatın “belirli bir tarzda üretken faaliyette bulunan” ve “belirli toplumsal ve siyasal ilişkilere” giren “belirli bireyler” tarafından şekillendirilen yapılarla kurulduğunu ısrarla ifade etmesi beni çok etkiledi. Bireyin maddi faaliyeti yalnızca mal üretimiyle sonuçlanmaz; aynı zamanda “insanların tasarlamasını, düşünmesini ve zihinsel ilişkilerini” de içerir. Sosyal, toplumsal ilişki, üretken faaliyetten ve üretici güçlerin serbest bırakılmasından doğar: Sosyal hayata tarihsel materyalist açıdan bakıldığında, bireylerin tek tek eylemleri toplumun bütünü için birikimli katkılar olarak kavranır.

Marks’ın yazıları emeğin ürünleri ve etkileriyle canlıdır: İşçinin ürettiği ürünlerden yabancılaşması ve işbölümünün kendisinden teessüfle bahsederken, sanayi üretiminin mümkün kıldığı emek kapasitesinin özgürleşmesini sevinçle karşılar. Böyle bir dünyada sosyalizmin ‘sosyal’i savunulabilir; çünkü bu ‘sosyal’, belirli bir üretken faaliyet biçiminden inşa edilir. Marks’a göre işbölümü hem işin niteliğini hem de işçiyi aynı anda değersizleştiren bir vasıfsızlaşma sürecine yol açmıştır. İnsanın cansız dünya üzerindeki zihinsel ve bedensel faaliyetinin yeniden bütünleştirilmesi anlamına gelen iş sürecinin bütünlüğünün geri kazanılması, siyasal devrimin temelidir. Fakat Marks, Alman İdeolojisi’ni yazdığından bu yana geçen zaman içinde insan emeğinin tamamının sanayileşme ölçeğinde devrimci kurtuluşu giderek daha da erişilmez görünmektedir. Zihinsel emek ve tasarımın kara kutulara hapsedilmesi, daha yüksek bilişsel yetilerin başka sistemlere havale edilmesini teşvik ediyor; zekânın kendisi, tarihsel ya da dilsel ustalığın herhangi bir biçimi, büyük dil modellerinin (LLM) otomasyonu yoluyla değersizleştiriliyor.Umarım artık “Sosyalizmin ‘sosyal’i nedir?” sorusunu neden sorduğumuzu anlamaya başlıyorsunuzdur. Margaret Thatcher, 1987’de “Toplum diye bir şey yoktur” demişti. Aslında söylediği şey şuydu: Kapitalizmin ekonomik örgütlenmesine meydan okuyabilecek hiçbir siyasal ya da toplumsal hareket kalmasın diye toplumdan geriye kalan ne varsa yok edeceğiz. Thatcher’ın bu sözü söylemesinin ve siyasetin gerçek öznesi olarak bireyi yüceltmesinin üzerinden neredeyse kırk yıl geçti. Bugün ekonomik bakımdan toplumun öylesine tüketildiğini söyleyebiliriz ki neoliberal politikalar burjuva bireyciliğini dahi yok etmiştir. Batı dünyası artık kurumsal ve altyapısal enkazların üzerine kurulmuş bir ekonomik kumarhane gibi işlemektedir. Ya postmodernistler gibi biz de Las Vegas’tan fazlasıyla iyi ders aldıysak? Ya 1980’lerden beri inşa edilen her şey dışı süslü içi boş kabuklardan ibaretse? Ya yaşadığımız şehirlerin, binaların ve toplu taşımanın bütün yüzeyleri reklamlara ve markalaşma fırsatlarına indirgendiyse? Ya yirminci yüzyıl modernitesinin öznelerini bir “toplum” içinde birbirine bağlayan bağları yok eden radikal serbest piyasa politikaları, başkalarına duyduğumuz biyolojik ihtiyacı sosyal medyanın sahte müşterekliğiyle tatmin etmeyi de başardıysa? Ya toplumun çözülüşü aynı zamanda bireyin de yıkımına yol açtıysa?

Bugün bireylerin toplumsal ilişkilerde üreticiler olmadığı; yalnızca metaların değil ideolojinin de tüketicileri olarak katıldığı bir tüketim toplumunda yaşadığımızı söylemek klişeleşmiştir. Bir anlamda sanayi sonrası toplumda tüketimin, toplumsal ilişkiyi sosyal olarak kabul edilebilir bir ilişkisizlik biçimiyle ikame ettiğini söyleyebilir miyiz? Öyle ki en içten devrimci adaylarının ve solcuların bile bir okuma grubundan daha kolektif herhangi bir şeye katılmasını engelleniyor.

Kapitalizmden sosyalizme, ister şiddet yoluyla ister seçimler yoluyla olsun, bir geçiş yok mu? Çünkü erken kapitalizmin üzerine kurulduğu sosyal zemin —tarımsal, ticari, lonca temelli ve toprağa dayalı feodalizm— tamamen tasfiye edilip ortadan kaldırıldı mı?

Bu kaygılar içinde bu kaçınılmaz hakikatleri ele alabileceğimiz yeni yapılar inşa etme ihtiyacı üzerine düşünmeye başladım. Benim mesleğimde büyük sorular teorik ezoterizme, performatif radikalizme ve kısır, sadistik bilgiçlik biçimlerine yol açar. Palm Springs Sosyal Araştırmalar Okulu, düşünürler ile düşünme arasında sosyal, duygusal ve entelektüel hayatlarımızı sınırlayan maddi zorunlulukların gölgesi dışında bir sosyal bağ yaratmak istiyor. Bu açıdan bakıldığında PSSSR ütopyacıdır; fakat hazır bir model değildir. Bugün burada bulunan birçok insanın emeğinin ürünüdür. Ütopyacılığı, düşünmenin koşullarının kolayca elde edildiği sanrısına yol açmamalı. Sosyal soruna gerçekten tarihsel ve materyalist bir bakış geliştirebilmek için liberalizmin enkazı içinden yeni yapılar kurmak zorundayız. Bunun için elimizdeki bütün kaynakları seferber etmemiz gerektiğine inanıyorum. Haysiyet, tutarlılık ve dürüstlük duygumuzu açık ya da örtük zor yoluyla bastırmak üzere tasarlanmış; ayıran, parçalayan ve yok eden bir dünyada yaşıyoruz. Umuyorum ki bugünden bize kalan şey böyle bir dünyada serpilip büyüyecek bir tohum, küçük bir kıvılcım olarak yaşamaya devam eder. Yöntem ve tarihin ayrıntıları konusunda zaman zaman birbirimizle anlaşmazlığa düşsek de dünyanın dört bir yanındaki emekçileri ezenlere ve sömürenlere karşı elimizdeki yegâne silahlar olan eleştiri ve akılcılık ilkelerini birlikte inşa edebileceğimizi umuyorum.

Entelektüel hayatı destekleyen liberal kurumlar çöküyor; muhafazakâr kurumlar ise tanınmaz ölçüde radikalleşti. İyileşme ve yeniden inşanın ilk adımı bu gerçeği kabul etmektir. Frankfurt’ta bir araya gelmemizin sebebi Frankfurt Okulu’nu devrimin kilidini açacak bir ideoloji eleştirisi sunduğu için putlaştırmak değildir, onu CIA’nın psikolojik operasyonu olarak mahkûm etmeye de gelmedik. Özellikle son altmış yılın kültürel devrimlerinden sonra tarihi ve tarihsel materyalizmi gerektiği kadar ciddiye almak zordur. Fakat düşünürler, sanatçılar, eleştirmenler, akademisyenler olarak geçmişe karşı bir sorumluluğumuz var. Onun karmaşıklığına bir kaplan sıçrayışıyla dalabilmeli, verdiği derslerden alçakgönüllülük ve aciliyet duygusuyla sonuç çıkarabilmeliyiz. Frankfurt Okulu düşüncesinin kalıcı gücünü ortaya koyan göstergelerden biri de yarattığı fobilerdir: Sağ’ın “Kültürel Marksizm” ismini verdiği umacı ve ultra-solun “Batı Marksizmi” adlandırması örneklerinde görüldüğü gibi. Eleştirel teorinin mirasını etki kaygısına kapılmadan, olumlu, ciddi, oyunbaz ve müdanasız bir öykünme ile yas tutma biçimi içinde sahipleniyoruz. İdeoloji eleştirisi, eğitim ve Walter Benjamin’in “metanet, cesaret, mizah ve kurnazlık” fikirlerinin nitelikleriyle donanmış bir sol siyaset öznesinin yeniden inşası PSSSR’nin üç önceliğidir. Bir eğitim projesi olarak PSSSR eleştirel teoriyi onu destekleyemeyen, öğretilerini onurlandıramayan ve koruyamayan bir akademinin sınırlarından çıkarıp özgürleştirmeyi amaçlıyor.

(Devamı gelecek sayıda)

Teoriye Yönelim kategorisinden son haberler

GitEn Üst