Ruhsal sıkıntı her yerde aynı kelimelerle anlatılmaz. Batı’da biri “Üzgünüm”, “Kaygılıyım”, “Hiçbir şeyden zevk almıyorum” der. Çin’de ise sık sık “İçim sıkışıyor”, “Karaciğerim yanıyor”, “Qi’m geçmiyor”, “Kalbime taş oturdu” gibi sözler duyulur. Bu sadece bir dil alışkanlığı değildir; Çin’in ruh sağlığı anlayışını, doktorların tanı koyma biçimini ve tedavi sistemini de etkiler.
Bu farkı anlamak için önce “Qi” kavramını bilmek gerekir. Qi, Çin geleneksel tıbbında hayat enerjisi, yaşam gücü gibi düşünülür. Hava gibi görünmez ama bedende dolaşır. Kan gibi somut bir madde değildir; daha çok bedeni canlı tutan, organlar arasında denge kuran bir akıştır. Sağlık, Qi’nin düzenli ve dengeli akmasıdır. Hastalık ise Qi’nin tıkanması, azalması, yön değiştirmesi ya da dengesini kaybetmesidir. Duygular da Qi’yi etkiler. Öfke Qi’yi yukarı çıkarır, korku aşağı çeker, üzüntü tüketir, kara kara düşünmek düğümler. Bu yüzden Çin’de ruhsal acı çoğu zaman bedende hissedilir: göğüste sıkışma, karında şişkinlik, baş ağrısı, nefes darlığı. Hasta “Ruhum sıkılıyor” demek yerine “Qi’m tıkandı” der. Doktor da bu dili anlar.
Çin, ruhsal sorunları sınıflandırmak için uzun yıllar kendi yolunu geliştirdi. 1958’de ilk kez kendi tanı listesini hazırladı. O dönemde Sovyetler Birliği’nin etkisi güçlüydü. 1980’lerde ve 1990’larda listeler yenilendi. 2001’de Çin’in kendi tanı kitabı son halini aldı. Bugün hastanelerde ve resmî kayıtlarda Dünya Sağlık Örgütü’nün uluslararası hastalık listesi kullanılıyor. Ancak Çin’in kendi kitabı hâlâ önemli bir başvuru kaynağıdır. Çünkü bazı hastaların yaşadığı acı, Batı’nın standart tanımlarına tam olarak uymaz.
Batı tıbbı genellikle zihin ile bedeni ayrı düşünür. Çin’in geleneksel tıbbı ise ikisini bir bütün olarak görür. Qi bu bütünlüğün merkezindedir. Ruhsal acı bedende görünür hale gelir. Bu bakış, Çin’de “depresyon” yerine uzun süre “sinir yorgunluğu” gibi daha yumuşak bir ifadenin tercih edilmesini kolaylaştırdı. İlginçtir, bu tanı Çin’den değil Batı’dan gelir: 1869’da Amerikalı hekim George Beard ortaya attı. Batı’da zamanla unutuldu, Çin’de ise yaşamaya devam etti. Çin’de ruh hastalığı damgası çok ağırdır. İnsanlar “akıl hastası” sayılmaktan korkar. “Sinir yorgunluğu” demek, hastanın toplumdan dışlanmasını azaltır. Doktorlar da bunu çoğu zaman bilerek tercih eder. Bu, hastanın tedaviye daha kolay gelmesini sağlar.
Sinir yorgunluğu bir zamanlar Çin’de çok yaygındı. 1980’lerin başında Arthur Kleinman adlı Amerikalı bir araştırmacı Hunan’da çalıştı. İncelediği yüz “sinir yorgunluğu” hastasının 87’sinin aslında depresyonda olduğunu gördü. Ama hastalar acılarını “üzgünüm” diye değil, “yorgunum”, “uyuyamıyorum”, “başım ağrıyor”, “midem bozuk” diye anlatıyordu. Kleinman buna “acıyı bedenle ifade etme” dedi. Beden, yüksek sesle söylenemeyen acının taşıyıcısı olmuştu. Yıllar geçtikçe bu tanı azaldı. Yerini depresyon aldı. Ancak bugün bile birçok insan aynı belirtilerle doktora gidiyor: sürekli yorgunluk, dikkat dağınıklığı, uyku sorunları, beden ağrıları. Çoğu zaman gerçek sorun duygusal bir çöküntüdür.
Çin’de ruhsal acının bedende görünmesi sadece bireysel bir tercih değildir. Dilin kendisi buna yönlendirir. “Kalp tıkanması”, “karaciğer ateşi”, “Qi durgunluğu” gibi ifadeler günlük hayatta sık kullanılır. İnsanlar bu sözlerle hem bedenlerini hem duygularını anlatır. Dolayısıyla Batı’nın “depresyon” listesine bakıp “Hastada üzüntü var mı?” diye sormak yeterli olmaz. Çinli hasta üzüntüsünü bedeninde hisseder ve öyle anlatır. Bu, hastalığı gizlemek değil, kültürün sunduğu doğal bir ifade biçimidir.
Çin’de ruh sağlığı alanında görülen ilginç durumlardan biri de “suo yang” ya da tıp dünyasında Malay dilinden alınan adıyla “koro”dur. Kişi cinsel organının içine çekildiğine ve öleceğine inanır. Bu korku bazen tek bir kişide görülür, bazen toplu paniğe dönüşür; 1984-85’te Hainan adasında binlerce kişiyi etkileyen böyle bir salgın yaşandı. Çin’de bu durumun kökeni yin-yang inancına dayanır. Yang canlılıktır, yaşam gücüdür; Qi ile birlikte bedeni ayakta tutar. Eğer yang kaybolursa ölüm gelir. Bu yüzden cinsel organın küçülmesi sadece bedensel bir değişim değil, hayatın sona ermesi gibi algılanır. Batı’nın tanı kitapları bunu ayrı bir hastalık saymaz; kaygı ya da takıntıyla ilgili sorunların bir türü olarak ele alır. Ama Çin’de kültürel anlamı çok güçlüdür. Tedavi edilirken bu inancın ciddiye alınması gerekir.
Bir başka kültüre özgü durum “zou huo ru mo”dur. Kelime anlamı “ateş yoldan çıktı, şeytan girdi” gibidir. Qigong adı verilen geleneksel nefes ve hareket pratiği yapan bazı kişilerde görülür. Qigong, Qi’yi dengeleme yöntemidir. Fakat yanlış ya da aşırı yapıldığında Qi kontrolsüz hareket eder. Kişi kontrol edemediği hareketler, kaygı, sanrılar ya da aşırı coşku yaşayabilir. Çin’in tanı kitabı bunu ayrı bir durum olarak kabul eder. Çünkü sorun yalnızca beyinde değil, kültürel pratikte ve inançta da yaşanır. Hastanın “Qigong yaparken yoldan çıktım” demesi, tedavinin seyrini değiştirir. Doktor bu inancı anlamazsa hastayı yanlış yönlendirebilir.
Çin örneği bize önemli bir şey gösteriyor: Ruhsal acıyı anlamak için sadece Batı’nın ölçüleri yetmez. Her kültür acıyı farklı anlatır. Kimi ağlar, kimi susar, kimi bedeninden konuşur. Qi kavramı, bu beden dilinin anahtarıdır. Bugün Çin resmî olarak uluslararası tanı listesini kullanıyor. Ama kendi eski kitabı, yerel deneyimi hatırlatan bir ayna gibi duruyor. Ruh sağlığı evrensel olabilir; ama yardım ve tanı yerel olmak zorundadır. İnsanın derdini kendi diliyle anlatmasına izin vermek, iyileşmenin ilk adımıdır.