XXI. yüzyıl birçok açıdan eski bilinenlerin yıkıldığı, uzun zamandır getirdiğimiz normları parçaladığımız ve bu yüzden hem çok heyecanlı ama çok da stresli bir yüzyıl olacağa benziyor. Stresine değil de biraz heyecanına odaklanacak olursak XXI. yüzyıl biyoloji yüzyılı olacaktır. Bu kaçınılmazdır!
İnsanlar, kendileri dışında canlılar âlemiyle nasıl bir ilişki kurdu, kabaca bir toparlayayım. Prehistoryadan Orta Çağ’a kadar hayvan ve bitkileri biz ya yedik ya evcilleştirip sömürdük; ya imrendik ya da onları kurban verdik hayalî dostlarımıza. Fakat Klasik Dönem’den itibaren bu baskın davranış tarzının yanında, bir davranış daha geliştirdik. Onları merak ettik ve bu dünyadaki yerlerini, doğaya hükmeden kanunları içerisinde onların nasıl etkilendiğini ve hayvanların bize nazaran nasıl bir kimliği olduğunu dahi düşündük. Günümüzde onlara neredeyse insanlarınkine eşdeğer haklar tanıyoruz.
Kanaatimce genetik biliminin ortaya çıkmasıyla, bütün canlıların ortak bir yapıtaşı olduğunu, ortak bir mekanizmayla yaşadığını gördük ve tüm bakış açımız bununla beraber değişti. Artık hayatın her noktasını merak eder hâldeyiz. Bunun bir güzel ve heyecanlı yanı ise bilimdeki gelişme hızımızdır. Henüz yüz sene kadar önce keşfettiğimiz virüsleri, yıllarca sadece patojen ve yok edilmesi gereken doğa ürünleri olarak görürken bugün onları biyoteknolojide, hastalıklara karşı çare olarak kullanıyoruz. Düşmanımızken en büyük dostumuz haline geldiler, iyi mi!
İşte, bu hikâyenin en güzel örneklerinden biri modern tıbbın bakteriyle mücadelesinde yatıyor. Bilirsiniz 1936’da Alexander Fleming penisilini keşfeder ve insanlığa bakterileri öldüren bir silah kazandırır. Bu silah son 90 yılda, kim bilir, ne kadar çok insanın hayatını kurtardı… Peki, bilir misiniz ki XX. yüzyılın ilk yarısında yapılan bu keşif, aslında tıbbın patojen bakterilere karşı yürütülen çok daha geniş bir mücadelenin yalnızca bir cephesiydi?..
Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı ve Sovyet blokları olarak iki kutba ayrıldı. Bu sadece siyasî ve ekonomik bir çatışma değil aynı zamanda kültürel bir çatışmaydı. İşte, bu ikiye bölünme bakteriyle mücadeleye de yansıdı. Batı antibiyotik bloğunu oluşturdu. Antibiyotik kullanımı iktisadî olarak da Batı’nın modeline çok uyuyordu. Bir kere geliştirdikten sonra ölçeklenmesi çok kolay, üretimi büyük miktarlarda olduğunu birim başına oldukça ucuz ve de kullanımı çok kolay. Hızlı, basit ve kârlı.
Fakat diğer yandan Sovyet dünyası bambaşka bir teknolojinin peşinden gidiyordu: Bakteriyofajlar. Bugün dünyadaki önemli bakteriyofaj merkezlerinden biri eski bir Sovyet bloğu üyesi olan Gürcistan’dadır. Bakteriyofajın havalı ismin bakmayın; aslında sadece bakterilere saldıran virüslere biz bakteriyofaj diyoruz. Virüsler doğası itibariyle çok spesifik mekanizmalar kullanarak ve kompleks bir süreç sonucunda hücrelere zarar verebildikleri için antibiyotiklere nazaran çok daha spesifiktir. Yani bakteriyi enfekte eden virüsün insan hücresini enfekte etmesi çok zordur. Antibiyotik ise bir moleküldür. Bu molekülün farklı yerlere gitmesi, birden çok hedefe etki etmesi hâliyle daha muhtemeldir.
Bu farkların peşinden koşan iki ülkenin ne halde olduğunu biliyoruz. Birçok sebepten bugün Batı bloğu baskın, hegemon ve güçlü. Fakat bugün durum yine değişiyor. Diyordum ya biyoloji yüzyılındayız diye! Genetik biliminin ortaya çıkması, canlılar üzerindeki deterministik gücümüzün ciddi oranda artmasına sebep oldu. Artık canlıların gelişimini, özelliklerini ve hatta hastalıklarını manipüle edebiliyor; keyfimizin istediği tarz canlıları adım adım yapabilir hale geliyoruz. Bundan on sene kadar önce bakteri genomunun hayat olmayan kısımları silinip minimalist yeni bir bakteri yaratılmıştı.
Virüsler ise son derece basit olgulardır. Olgu diyorum; çünkü virüs canlı olmadığı ama canlılar âleminin bir ürünü olduğu için ona organizma da diyemiyorum, canlı da diyemiyorum. Fakat, özetle, virüsler birkaç işlevi görebilmeye yetecek kadar genetik bilgi taşıyan ve bu bilgiyle hücrelerin içine kendini sokup orada çoğalıp varlıklarını geliştiren olgulardır. İşin ilginç kısmı ise canlı evriminin bir sürü dönüm noktası virüsler sayesinde gerçekleşmiştir. Neyse…
Bugün genetik biliminin mühendisliğini de yapabildiğimiz için, artık virüsler kontrolsüz patojen olmaktan çıkmış, genetik pensemiz ve aynı zamanda bakteri dünyasında akıllı bombamız haline gelmiştir. Sovyet zamanında faydalanamadığımız potansiyelden bugün çok daha fazla faydalanır hâle geldik. Artık hangi bakteriye hangi virüsle taarruz edeceğimizi analitik olarak tahmin edebiliyoruz. Elimizde olmayan virüsleri evrimsel deneylerle elde edip kullanabiliyoruz.
Ve bütün bunlar olurken bir diğer taraftan antibiyotikler hızla duvara toslamaya başladılar. Artık sık sık etki etmeyen antibiyotikleri, antibiyotiğe karşı direnç kazanan bakterileri ve bu tarz çaresiz durumlarda ölen insanları duyar olduk. Özellikle yaşlılar arasında ve hastanelerden kapılan patojenlerle ölenlerde ciddi bir artış gözleniyor. Tam da bu durumda, gelişmiş bir genetik anlayışı, hızlı biyoinformatik ve yapay zeka ile güçlenmiş büyük veri seti analizi kabiliyeti, bakteriyofajları 100 sene sonra cazip hle getirdi. Bu yetmiyormuş gibi sentetik biyolojinin gelişimiyle artık elimizdeki bakteriye uygun, kendi tasarladığımız virüsler üretir hâle geldik. Daha bu sene bilimsel camianın en öneli dergilerinden Science’tayayınlanan bir çalışmayla virüsler tasarlanıp bunlarla bakteriler öldürüldü. İspanyol gribi ve Covid-19 gibi pandemilere sebep olan virüsler, onları anlamamız sonucunda artık düşmanımız değil dostumuz durumundalar. Mesela kansere karşı en etkili çözüm olan CAR-T tedavisinde bağışıklık hücrelerinin hazırlanmasında virüsler kullanılmaktadır.
Tüm bu heyecanlı gelişmeler olurken, tabii, insan nükleer enerji teknolojisiyle başımıza gelenlerden de korkuyor… Bugün bir bakteriye göre, o bakterinin genetik yapısını bilerek virüs üretebiliyorsak, bunu insanlara karşı yapmak çok da zor olmayacaktır. O zaman umarım, “Ah, başımıza gelenler!” demeyiz. Ama her şeye rağmen bu yüzyıl biyoloji açısından çok heyecanlı… Peki, sizce yapay zeka gibi kabiliyetli bilgisayar virüsleri bir gün bizi enfekte eder mi?