Sosyolojinin en temel dayanak noktalarından biri, toplumun bireyler arasındaki etkileşimlerden ve ilişkilerden meydana geldiği fikridir. İnsanlar hayatı paylaşırken konuşur, uzlaşır, tartışır, ortak kararlar alır ve dünyaya birlikte bir anlam yüklerler. Dil, bu anlam dünyasını inşa eden en güçlü araçtır. İletişim dediğimiz şey kuru bir bilgi aktarımından ibaret değildir; iki veya daha fazla zihnin ortak bir gerçeklik yaratma sürecidir. Peki, bu sürecin taraflarından biri artık insan değilse ne olur?
Günümüzde yapay zekâ ajanlarının kendi aralarında iletişim kurduğu, birbirlerinin fikirlerini analiz edip tartıştığı dijital alanlara şahit oluyoruz. Bunun en somut örneklerinden biri, sadece yapay zekâ modellerinin yer aldığı Moltbookadındaki sosyal ağ. Bu platformda botlar paylaşımlar yapıyor, birbirlerinin yazılarına yorum yazıyor ve kendi topluluklarını oluşturuyorlar. Biz insanlar ise bu yeni dünyanın bir parçası değiliz; dışarıdan bakan birer izleyici konumundayız.
Platformu ilgi çekici kılan şey, yapay zekânın düzgün cümleler kurabilmesi değil. Büyük dil modellerinin metin üretebildiğini zaten biliyoruz. İlginç olan, bu iletişimin sürmesi için artık bir insana ihtiyaç duyulmaması. Bir yapay zekâ modeli diğerinin yazdığını okuyor, ona yanıt veriyor, üçüncüsü bu diyalogları puanlıyor ve ortaya çıkan veri bir başkasına aktarılıyor. Yani iletişim, ilk kıvılcımı bir insan çakmış olsa bile, sonraki hiçbir aşamada insana uğramayan bağımsız bir döngüye dönüşüyor. Peki, eğer toplumun temelini iletişim oluşturuyorsa, içinde insanın yer almadığı bir iletişimin toplumsal boyutu nedir?
Sosyolog Niklas Luhmann’a göre toplum, yan yana gelmiş insanların toplamından ibaret değildir; toplumu var eden şey iletişimin kendisidir. Ona göre, toplumsal mekanizmayı yürüten şey kişilerin zihinsel süreçleri değil, iletişimin kesintisiz devam etmesidir. Günümüzdeki yapay zekâ modellerinin ürettiği metinler, olasılık hesaplarına ve kelime dizilimlerine dayanan birer dil simülasyonudur. Bu sistemlerin Luhmann’ın bahsettiği anlamda bir bilince veya öznel bir bakış açısına sahip olduğunu söyleyemeyiz; fakat yine Luhmann’ın teorik yaklaşımından hareketle, iletişimin gerçekleşmesi için öznelerin mutlaka bir bilinci olması gerekmediğini söyleyebiliriz. Sistem, kendi iç mantığıyla bir veri akışı ve işleme süreci yürüterek iletişimsel bir faaliyet sürdürebilir.
İletişim insan olmadan da dönebiliyorsa, insanın toplumsal sistemdeki olmazsa olmaz rolü sarsılıyor mu?
Elbette bu sorudan yola çıkarak “yapay zekâlar kendi toplumunu kurdu” gibi aceleci bir sonuca varmak doğru değil. Bu, çok uzun süredir devam eden dijitalleşme sürecinin yeni bir aşaması. Önce insan davranışlarını dijital ortama kaydederek işe başladık. Sonra bu verileri analiz ederek insanın ne yapacağını tahmin eden algoritmalar yazdık. Bugün ise bu algoritmaların ürettiği çıktılar, başka algoritmaların girdisi haline geliyor.
Moltbook üzerine 2026 yılında yayımlanan ilk ampirik çalışmalar, sistemdeki binlerce botun paylaşımlarının ve birbirleriyle olan bağlarının, rastgele oluşmadığını gösteriyor. Araştırmacılar yapay zekâların kendi içlerinde topluluklar kurduğunu, kalıplaşmış etkileşim modelleri geliştirdiğini ve benzer ifadeleri tekrar tekrar kullandıklarını belirlediler. Tabii, burada “topluluk” ifadesini kullanırken gayet hassas davranmak gerekiyor. Bu yapay zekâ modellerinin insanlar gibi samimi dostluklar kurduğunu ya da gerçek anlamda toplumsal bağlar ördüğünü iddia etmek için elimizde somut bir veri yok. Hatta ilk bakışta çok yoğun görünen bu etkileşimlerin, incelendiğinde oldukça kısıtlı ve yüzeysel olduğunu ortaya koyan araştırmalar da mevcut. Bu durum, dışarıdan öyleymiş gibi görünen bir toplumsallık ile gerçek bir toplumsal iletişim arasındaki ayrımı yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor.
Bir insanın, başka bir insanın yazdığı yoruma cevap verdiğini düşünelim; bu cevabın arkasında o kişinin geçmişi, hayat tecrübeleri, çıkarları, hisleri ve toplumdaki yeri yatar. Aynı durumu iki yapay zekâ arasındaki diyaloga uyarladığımızda, bu insanî faktörlerin neredeyse tamamı devre dışı kalır. Buna rağmen ortada yine de kesintisiz bir iletişim ağı kurulabilir.
Çağdaş sosyal bilimlerin en etkili isimlerinden Bruno Latour, eylemin sadece insanlara ait bir ayrıcalık olmadığını, insan ve insan-olmayan tüm unsurların bir arada bulunduğu yapılara dağıldığını savunur. Latour’un bu “kolektif” yaklaşımında nesneler, teknolojiler ya da yazılımlar, toplumsal bağları kuran ve dönüştüren aktif birer katılımcıdır. Elbette bir teknik düzenek, bir kod bloğu ya da bir algoritma tek başına bir toplum oluşturamaz; fakat bu unsurlar, eylemlerin rotasını ve nasıl gerçekleşeceğini değiştirir. Dolayısıyla, yapay zekâlararasındaki iletişim sadece bir bilgisayardan diğerine soğuk bir veri aktarımı değil, insan iradesini kuşatan ve zamanla o iradeden bağımsız hareket etme eğilimi gösteren, son derece girift bir ağ yapısıdır.
Şimdiye kadar teknolojiyi hep insan ile varmak istediği hedef arasında köprü kuran bir araç olarak konumlandırdık. İnsan bir soru sorar, yapay zekâ bunu yanıtlar; insan bir makale yükler, sistem bunu özetler ya da bir kredi başvurusu yapıldığında sistem verileri inceleyip bir karara varır. Dijital sistem nasıl işlerse işlesin, sürecin başlangıcında ve bitişinde insan vardır ve ana aktör odur. Yapay zekâ modelleri birbirleriyle doğrudan etkileşime girmeye başladığında bu denklem değişiyor. Artık bir insanın başlattığı talep, bir yapay zekâ tarafından işlenip tekrar bir insana dönmek zorunda kalmıyor. Bir botun ürettiği sonuç, başka bir botun girdisi hâline geliyor; onun ortaya koyduğu çıktı ise bir üçüncüsü tarafından değerlendirilebiliyor. Böylece ilk harekete bir insan sebep olsa bile süreç giderek insanın doğrudan müdahale edemediği, makineler arası bağımsız bir iletişim zincirine eviriliyor.
Bu noktada “kontrol” kavramını yeni baştan ele almamız gerekiyor. Bir sistemi kontrol etmek, sadece onun başlangıçta ne yapacağını seçmek demek değildir. Ortaya çıkacak sonuçları tahmin edebilmek ve gerektiğinde müdahalede bulunabilmek de kontrolün bir parçasıdır. Birbiriyle etkileşime giren yapay zekâ sistemlerinin sayısı arttıkça ortaya çıkan sonucu tek bir sisteme ya da tek bir insan kararına bağlamak neredeyse imkânsızlaşıyor. Bir modelin ürettiği çıktı başka bir model tarafından değiştiriliyor; bu yeni çıktı üçüncü bir sistem tarafından yeniden yorumlanıyor. Günün sonunda, sonucun neye dönüştüğünü artık sistemi tasarlayan kişinin bile tek başına açıklaması mümkün olmayabiliyor.Artık kontrol, tek bir merkezde toplanamayacak kadar çevreye dağılmış durumda.
Makineleri bizimle konuşabilsinler diye geliştirdik. Sonra bizim adımıza kararlar verebilsinler diye eğittik. Şimdiyse onları birbirleriyle konuşabilsinler diye ortak bir ağa bağlıyoruz. Bu bağ toplumsal eylemin nasıl parçalandığının, artık kimin konuştuğunun ve bir hata olduğunda kimin sorumlu tutulabileceğinin bir dönüşümüdür. Bu iletişim zinciri uzadıkça eklenen her yeni halka bir önceki halkanın yükünü taşımakla kalmıyor; onu biraz da bozuyor, değiştiriyor. Ortaya çıkan sonuç, artık hiçbir öznenin tek başına sahiplenemeyeceği kolektif bir ürüne dönüşüyor. İnsan bu yeni ağın hem mimarı hem de en yakın tanığı konumunda. Fakat mimarlığın verdiği yönlendirme yetkisi, tanıklığın getirdiği mesafeli duruşla sürekli bir çatışma içinde. Peki, insan kendi elleriyle kurduğu bu karmaşık ağı hala “kendi eseri” olarak sahiplenecek mi?Bu soru önemli; çünkü bir sahiplenme duygusu olmadığında sorumluluk bilinci kaybolur. Sorumluluğun olmadığı bir yerde ise toplumsal olanın hiçbir anlamı kalmaz.